16 Kasım 2009 Pazartesi
Kaleci Enke Altın Vuruşu Nasıl Yedi
Benim üzerinde kısaca durmak istediğim nokta, futbol camiası denilen iğrenç organizmanın bu üzücü olayı, kendi karakterine yakışan bir şekilde sömürmüş olması.
Profesyonel futbol, yapısı itibariyle böyle davranmak zorunda. Çünkü varoluş sebebi, yedek-dinsel ritüelleriyle topluca uyuşturmak, uyutmak olduğu için kendi doğasından bekleneni verdi. Üzerine düşen görevi yaptı.
Kapitalist düzenin son zamanlarda içine girdiği kriz yüzünden özellikle de finans dünyası bayağı bir cila kaybetti.
Binbir entrikaların döndüğü profesyonel futbol camiası da, kapitalist düzenin bir cephesi olarak, payına düşeni almakta, bu cila kaybından.
Bu tür üzücü olayları da fırsat bilip ( belki de tetikleyip, kimbilir ), ventil olarak kullanıp, çirkef yüzüne yeniden cila atmaya çalışan bu "camia", 40 bin kişiyi bir stadyuma doldurup, aynı anda 5 değişik tv kanalından da naklen yayın yaparak, sentetik bir içsel arınmanın damına vurmuştur.
Bu bağlamda kaleci Enke, hayatının son penaltı golünü kendi camiasından yemiştir. Leydi Diana nasıl bir azize/melek ilan edildiyse, kaleci Enke' de kendi camiasında bir "aziz" yapılmıştır.
Katharsis aslında iyi bir yöntemdir. Ama bu sadece, takiye de olduğu gibi, doğru ve asil bir amaçla, doğru kişiler tarafından uygulandığı zaman geçerlidir.
Bu tür sentetik içsel arınmalara seyirci olmaktansa, Peter Handke'nin yazmış olduğu " Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi "ni okumak, Wim Wenders'in çektiği aynı adlı filmi seyretmek daha değerli/yararlı olabilir.
Okan ( Akan ) arkadaşımız bundan kısa bir süre önce kendi blog sayfasında konuya ilişkin bir şeyler " karalamıştı ". Ve Chris Friel isimli bir fotoğrafçının portfolyosunu tavsiye etmişti.
http://insanveimge.blogspot.com
Bende bunları tavsiye ederim. Ama sedatif niyetine değil, uyarıcı niyetine :).
12 Kasım 2009 Perşembe
küçük felaketler bildirgesi
kalorifer bozuk.
evsahibi puştun teki.
yemeklerin tadı, tuzu yok.
sokaktaki adam gıcık
gündem boktan.
bankada para yok.
aşk desen;
hasso damdan çıkmıyor
kurt içeri girmiyor.
canım sıkkın.
birde sormazlar mı,
"fotoğrafla aran nasıl?" diye.
ne diyim,
parmak gözü aldatıyor.
parmak gözü aldatıyor!
05 Kasım 2009 Perşembe
Yıkıl Duvar Yıkıl
İnsanevladının mayasında olsa gerek; her zaman duvarın öbür tarafında olmak ister.Zincire de vursanız, elini kolunu da bağlasanız, ne yapar ne eder, ya bir delik açar, ya da üstünden atlar, ya da eninde sonunda duvarı komple yıkar.1961 senesinde örülen, 167,8 kilometre uzunluktaki Berlin Duvarı' da 9 kasım 1989 tarihinde, yani bundan 20 sene önce kaçınılmaz sona yakalandı. Çok da güzel oldu.
Bu insanlık ayıbı, yıkılıncaya kadar, milyonlarca insanın özgürlüğünü kısıtlayan, en az 200 kişinin ( duvardan geçmek isterken ) canına mal olan bir duvar değildi. Aynı zamanda, sosyalist, hümanist, komünist, demokratik kisvesi altında, yüzbinlerce insana telafisi mümkün olmayan acılar yaşattıran bir dikta rejiminin en belirgin sembolüydü.
Doğu Berlin' i de görmüş bir insan olarak, bu duvarın yıkılmasına tanık olmak benim unutamayacağım anılardan biridir. Televizyonlara kilitlenmiştik. Canlı yayın sayesinde olan bitene, her ne kadar medyanın kısıtlı gözüyle de olsa, bu kadar yakın olmak heyecan vericiydi.
Aradan 20 sene geçti. Aradan sular, seller göçtü :). Berlin'deki duvar yıkıldı. Turistik dükkanlarına hatıra malzemesi oldu. Ama ne iştir ki, sokaktaki adamın kafasının içindeki duvar yıkılmadı.Ya da, yıkılan Berlin duvarının yerine, kafalarda yeni duvarlar örüldü. " Batı " alman kişisi ile " doğu " alman kişisi arasındaki çekememezlik, hoşnutsuzluk, ötekilik devam ediyor. En az bir 40 sene daha devam eder bu toplumsal kompleks. Bu sadece sokaktaki adamın suçu değil. Siyasilerin, medyanın, en çokta kapitalistlerin suçu aynı zamanda.

Dünyanın dört bir tarafında duvarlar mevcut. Bunları yapmak, işlevini yitirdikleri zaman da yıkmak çok kolay. Ama insanların kafasının içine örülen duvarları yıkmak, parçalamak bir o kadar zahmetli.
Duvarların olmadığı bir dünyada yaşamak dileğiyle.
.........................................................................
Bu fotoğrafları, 2007 senesinde Alman Kızıl Ordu Fraksiyonu ( RAF ) ile ilgili bir fotoğraf projesi çerçevesinde çekmiştim. 1 ve 3 Berlin duvarı. 2: Stuttgart Stammheim Cezaevi.
01 Kasım 2009 Pazar
Akif`e Tarif Gerekli
Bir elini apış arasından çekerken, diğeriyle de bilgisayar da açmış olduğu porno sayfasını kapatmaya çalışıyordu. Ama nafile, bilgisayar çökmüştü ve hiç bir komutu kabul etmiyordu. Son çare olarak ekranın kapatma düğmesine bastı editör İhsan. Ayağa kalktı.
" Ooooo, Akifcim, hoşgeldin dostum. Kaç gündür yoktun. Tatile mi çıkmıştın? "
" Ne tatili be İhsan. Dalga mı geçiyorsun benimle yaa? ".
Kendisine " İhsan " dediğinde nefreti bin kat artıyordu, bu uyuz ite. Diğerleri gibi abi, hocam veya İhsan Bey deseydi canımı çıkardı sanki.
" Haaşa dostum, ne dalgası? Çok güzel iş çıkarmış diş doktorun. Çok temiz valla " diye sırıttı İhsan.
" Boşversene, allasen " der gibisine elini salladı Akif. Muhsin'den yediği yumruktan dolayı ön üst iki dişi kırılmıştı. Diş doktoru iki tane yeni diş takmıştı. Ama istediği gibi değildi. Kalitesiz, plastik gibi duruyordu. Hemde iriydiler. Bu haliyle şapşal bir tavşana benziyordu Akif.
" Orospu çocuğu ! " diye nefretle bağırdı.
" Muhsin'mi? Takma kafana aslanım. .Ehehehe, baksana, ne şehittir ne gazi, bok yoluna gitti niyazi oldu salak" dedi İhsan.
Pis pis sırıtmaya başladı Akif.
" Salak ki, ne salak. Hemde salakoğlu salak. Ne oldu, şimdi gördü mü anasının ***** ? ".
" Bu işler böyledir Akifcim" dedi İhsan.
" Kimileri yaşamak için doğarlar, kimileri de ölmek için. Otursana? ".
" Yok yaaa, hiç keyfim yok. Şeyi sormaya gelmiştim. Yeni gövdeyle, yeni lens geldi mi? "
Editör İhsan bir an duraksadı. " Eeee, geldi,geldi. Ne yapcaan, lazım mı? "
" Bir test edeyim dedim. Belki lazım olur ".
İhsan, isteksizce arkasındaki dolaba yöneldi, kapısını açtı ve irice bir karton paket çıkarıp masasının üstüne koydu.
Akif, hediye paketini açan haylaz çocuklar gibi saldırdı kartona. Editör İhsan, sıkıntıyla ellerini
oğuşturup, yutkunuyordu.
" Demek yüzbin ozolu gövde bu, ha? " dedi Akif, elindeki gövdeyi mıncıklarken.
" Ozo değil Akifcim, iso, yüzbin iso " diye mırıldandı İhsan.
" Boşver, ne fark eder. Ha Ozo, ha izo " dedi ve gövdeyi masanın üstüne bıraktı Akif. Eline bu sefer 70-200 lük yeni objektifi aldı.
" Vay, amma da ağırmış " dedi avucunun içindeki objektifi tartarken. Bir kaç defa havaya atıp tuttu. Ne olduysa, işte o anda oldu. Akif' in parmaklarının ucundan kurtulan objektif
" ÇITOONGG " diye bir ses çıkardı yere çakıldığında.
1500 dolar değerindeki, en son teknoloji harikası, japon malı, el emeği-göz nuru objektif haşat olmuştu.
***
Öfkesi henüz geçmemişti editör İhsan'ın. Bürosunu, kafesteki vahşi hayvanlar gibi arşınlarken, kendi kendine konuşuyordu.
" Bir de utanmadan, " amma da kalitesizmiş, bir yere düştü, hemen çatladı. Çin malı olmasın sakın. Seni fena keklemişler İhsan " diyor, arsız köpek ! "
Nerden geldi başımıza bu uğursuz it? diye düşünmeye başladı. 2 yıldır gazetenin her bölümünü dolaşmıştı Akif. Nereye gitse, bir vukuat oluyordu. Yazı işlerinde, köşe yazıları karışmıştı bir keresinde. Bir defasında da, " TÜRKÇEMİZİ KORUYALIM " başlıklı yazı 47 tane imla ve dilbilgisi hatalı olarak basılmıştı. Yazarı Prof. Dr. Vecdi Büyükhanoğlu bunun üzerine kalp krizi geçirdiği için, uzun bir süre köşesi zerzevat yazılarla doldurulmuştu.
Matbaa da olduğu dönemde, 350 bin dolarlık ofset makinesi yandığı için baskılar yabancı matbaalara verilmişti günlerce. 3 hafta sonunda 2 milyon dolar zarar vardı. 60 yaşındaki matbaacı Hayri Usta işinden kovulmuştu.
Doğal afet gibi bir şeydi bu şerefsiz. " Şimdi de benim başıma musallat oldu bu pislik " dedi içinden editör İhsan. " Nerdeyse çocuk yaşta başladım bu işe. Her bir türlü adamı gördüm. Ama bunun gibi parazit görmedim. Bu benimde başımı yakacak sonunda. Kurtulmam gerek bu sapıktan ".
Aslında sevinmeliydi objektifin kırıldığına. Dayısına, yani patrona karşı iyi bir argüman olabilirdi. Sonra bu fikrinden vazgeçti. Doğru ya, matbaaya verdiği 2 milyonluk zarara gıkı çıkmayan patron, bir objektif için mi laf edecekti. Ablamın hatırı filan diyordu ama, bu işte bir bit yeniği vardı. Patron puştun tekiydi. Kendi menfaati için anasını-babasını satardı.
" Vallaa, onu bunu bilmem, ben en kısa zamanda bu şerefsizden yakamı sıyırmalıyım " diyerek nihai kararını verdi İhsan.
" Bunu kandırmak kolay, zaten maymun iştahlının teki. Aklına yeni bir fikir sokarım. S****r olup gider başımdan ".
Masanın çekmecesinden bir çikolata paketi çıkardı. Çikolataları tek tek havaya atarak, yutmaya başladı.
***
Önünde kocaman bir karışık kebap tabağı duruyordu. Ama yiyesi yoktu Akif'in. Her ısırışta dişleri sızlıyordu. Muhsin'e içinden okkalı bir küfür savurdu. Aklına objektif geldi. " Sıçtığımın lensi " dedi. İhsan'a da gıcık olmuştu. Zaten sevmiyordu onu. Onunda kendisini sevmediğinin farkındaydı. Yalakanın tekiydi İhsan. İsteseydi, kıçını öptürürdü İhsan'a. Bunu düşünürken, keyfi yerine geldi. Ağzına bir parça kebap attı. Isırınca da suratı ekşidi.
Bıkmıştı gazeteden. Yeni bir şeyler yapmak istiyordu. Ama ameleler gibi çalışmak istemiyordu.
Dünyayı gezmek, dolaşmak, bok gibi para harcamak istiyordu. Ama nasıl elde edecekti o kadar parayı. Dayısı hep gıdım gıdım veriyordu. Annesinin çenesinden de bıkmıştı. " Yok okumadın, baltaya sap olamadın, lak, lak, lak...". Sanki üniversite okuyup da ne olacaktı. En güzel karıları hep zengin herifler götürüyordu. Onların çoğu lise bile okumamıştı.
Gazeteye de annesinin zoruyla gidiyordu. Ah, bir istediği kadar parası olsaydı. Evden ayrılır, annesinin çenesinden kurtulurdu. Yepyeni, porselen dişler yaptırırdı. Saç ektirirdi. Bir de Six-Pack denilen şu kas işini yaptırırdı. Bir ameliyat ile Brad Pitt gibi olurdu valla. Hattaa Hollywood'a bile gidebilirdi. Süper bir villası olurdu. Bir de siyah bir cip alırdı. Oh, gel keyfim gel....
Önündeki tabaktan bir parça et aldı. Muhsin'in yedi sülalesine saydırdı.
***
Aradan 2-3 gün geçmişti. Genellikle magazincilerin takıldığı bir barda karşılaştılar. İhsan, Akif' e sarılarak öptü. İkisi de az-biraz çakır keyifti.
" Özlettin kendini be. Niye gözükmüyorsun? Hadi gel, oturup, biraz dertleşelim seninle " dedi İhsan coşkuyla. Bir masaya iliştiler.
" Arife tarif gerekmez ama, bak aslanım. Sen aklı başında, yetenekli, genç ama tecrübeli bir insansın. Herkeste bulunmayan meziyetlere sahipsin. Senin bambaşka yerlerde olman gerek.
Bu gazetecilik işi sana göre değil. En azından bu şekliyle değil. Dijital çağdayız. Teknoloji gelişiyor, piyasa değişiyor. Biz, yani kağıda basanlar, bugün varız, yarın yokuz. Bir atımlık barutumuz kaldı, şunun şurasında. Ama sen bu çağın ve geleceğin adamısın. Geleceğin, 21. yüzyıIın senin gibi beyinlere ihtiyacı var. Sen, liderlik vasıflarına sahip bir insansın. Sana ayak işleri vermek, büyük bir insanlık suçudur. Tanrı'ya ihanettir " dedi İhsan.
" Büyük adamsın. Seni seviyorum İhsan ! " derken Akif, karşılıklı kadehleri tokuşturdular.
Editör İhsan, Akif'i kolundan çekerek masadan kaldırdı.
" Şimdi gel, seni bir kaç tane önemli şahsiyetle tanıştırayım " dedi.
***
2 ay sonra bomba gibi patladı yeni haber. Akif, editör İhsan'ın tanıştırdığı ve onların yanısıra bir çok başka insana, yepyeni bir projeden bahsedip, onlardan yüklüce para koparmıştı.
Kendisini dayısının temsilcisi olarak tanıtıp, yeni bir televizyon kuracaklarını, bunu da internet ile pekiştirip, son zamanların en çok para getirecek medya işine dönüştüreceklerini anlatmıştı Akif.
Yatırımcıların önüne bir takım sahte sözleşmeler koyup, garantiler vermişti. Daha sonra da milyonlarca doların yatırıldığı banka hesaplarını boşaltarak, sırra kadem basmıştı.
Akif'in dolandırdığı " yatırımcılar " arasında kara para aklamak isteyen mafya tipleri de vardı. Ve kuduz köpekler gibi Akif'in peşindeydiler. Ama nasıl olduysa, sanki yer yarılmış, Akif' de içine girmişti.
***
Aradan 1 ay daha geçti. Akif bulundu. Saç ektirdikten ve Six-Pack kas ameliyatını yaptırdıktan sonra, yurtdışına çıkabilmek için sahte pasaport ayarlamaya çalışırken, kendisini arayan tiplerin eline düşmüştü.
Ağır işkenceler yapıldıktan sonra, boğazı kesilerek bir dere yatağına atılan Akif' in çıplak cesedini çocuklar bulmuştu.
***
Ulaş Devrim Karasungur
Kasım 2009
23 Ekim 2009 Cuma
Turnayı Gözünden Vurmak
" Lan oğlum, 35 yıldır bu mesleğin içindeyim, senin gibisini görmedim! Ne uçan, ne de kaçan kurtuluyor elinden. Yine turnayı gözünden vurmuşsun.Hahaha".
Gazetenin magazin editörü, bir yandan bilgisayar ekranındaki görüntüleri tıklarken, diğer yandan masasının üstündeki paketten çikolata tanelerini teker teker alıp yutuyordu. Kocaman bir kahkaha patlatarak ekranı Muhsin' e çevirdi: Ben şimdi buna nasıl bir başlık atarım, biliyor musun?
ÇAPKIN TİYATROCU MUHABİRİ HASTANELİK ETTİ !
" Lan Muhsin, herifin zaten karısıyla arası açıktı, şimdi garanti boşanırlar. Bak bak, seninle beraber orada en az 6 tane fotoğrafçı var. Ama hiçbiri dişe dokunur bir şey getiremedi. Onlar dayak yerken sen makineli tüfek gibi patlatmışsın".
Muhsin, oturduğu koltukta öne doğru eğilerek, sol işaret parmağını sol gözüne götürdü.
" Bende dayak yiyecek göz var mı, İhsan abi? Onlar hepsi amatör tayfası" dedi sırıtarak.
" İhsan abi, bizim yeni gövdeler ne zaman gelecek? Net' te makine geçen hafta piyasaya düşmüş diyorlardı" .
" Merak etme aslanım, siparişi verdik, haftaya elimizde olur yeni gövdeler. Zaten iki tane gelecek; biri sana biri de Akif için. Bir tane de şu yeni 70-200 lerden gelecek. Ama o sadece sana. Şu Akif ' i bir kaç defa yanında götür, bir şeyler kapsın senden. Yetenekli çocuk. Patronun yeğeni olduğu için demiyorum. Onda da " aç kaplan gözü " var. Öyle asma suratını. Senin gibi bir ustanın zaten çırağa ihtiyacı var. Çıraksız usta olmaz. Tamam mı, koçum? ".
"Tamam" der niyetine kafasını sallarken " Seninde, patronunda, yeğenininde, anasını, avradını, yedi sülalesini..." diye içinden homurdandı Muhsin.
" Yarın ne yapıyorsun, izin gününde? ".
" Manken olmak isteyen bir kaç tane yeni yetmenin fotosunu çekeceğim abi ".
" Çıtırlar mı? ".
" Hem de nasıl ".
" Ah ulan, sende ki bu şans bende olsa ".
" Aman abi, sen bu işin kaymağını yiyensin, pirsin, bizim ne haddimize ".
İçinden " vay puşt, nasıl da yağ yakıyor " derken , bir eliyle göbeğini kaşıyıp, diğeriyle " hadi, bas git" hareketi yaptı editör İhsan.
***
Muhsin, gazetenin kapısından çıktığında, saat 21.33 ü gösteriyordu. Karnı açtı. Köşedeki kebapçıya doğru yöneldi. İçeri girdiğinde " hasss***r, iti an, çomağı hazırla..." diyesi geldi. Patronun yeğeni Akif oturduğu masadan " gel, abi gel " diyerek elini sallıyordu.
" Ne yersin abi? Sana bir acılı adana yaptıralım" Muhsin'in cevabını beklemeden mutfağa doğru seslendi." Papa Muhsin' ime çek bi acılı adana".
" Papa mı, ne papası lan Akif ? ".
" Paparazzilerin babası, tabii ki. Hehehe" .
Muhsin tam ağzını açacakken, cep telefonu en son moda ingilizce pop şarkı melodisiyle cıngıl cıngıl öttü. Telefonu dinleyen Muhsin'in gözleri parıldamaya başladı.
" Aferin Cafer ! Bir elli kağıdı daha hak ettin, dostum" dedi telefonun diğer ucundaki sese.
" Akif, arabayla mısın, hadi kalk, iş çıktı ".
Akif kalkarken, son kebap parçasını da ağzına tıktı. Muhsin'in peşinden koşarken, ağzı dolu dolu " kim aradı, nereye gidiyoruz? " diye heyecanlı heyecanlı sormaya başladı.
" Garson Cafer' di arayan. Onların kebapçıya şu Uğur bilmemneoğlu var ya, o gelmiş, yanında da bir kadın varmış ".
" Hani şu yeni polis dizisinde oynayan çocuk, di mi abi ".
Akif gaz pedalının köküne bastı acımasızca.
" İlk önce bir kaç tane flaş patlatırız uzaktan. Bunları ürkütürüz. Kalkıp, kaçmaya başladılar mı, peşlerine düşeriz, eninde sonunda bir ıssız köşede kıstırırız. Bir kaç tane klasik poz alırız."
" Tamam abi, iyi fikir, sonra ne yapcaz? ".
Muhsin içinden " Biz onu köşeye kıstırınca, çaylak artiz krize girip senin ağzına sıçacak, ağzını burnunu çarşamba pazarına çevirecek, bende bunu çekeceğim." diye geçirdi, gülümserken.
" Birazdan görürsün, Akif. Sabret ".
3-4 dakika sonra kebapçının önüne vardılar. Giriş ana-baba günü gibi kaynıyordu. Başka fotoğrafçılar da vardı. Muhsin " İbne Cafer ! Öbürlerine de haber vermiş " diye bağırdı.
Genç artiz Uğur, son model siyah renkli cipine oturup, öfkeyle kapısını kapatırken, onlarca flaş ardı ardına patlamaktaydı. Siyah cip can havliyle flaş ordusunun arasından fırlayıp, gecenin karanlığına doğru büyük bir hamle yaptı.
Muhsin, Akif'e " gazla! " diye bağırdı. Lastik gıcırtıları, korna sesleri, bağırtılar arasında 5-6 arabadan oluşan demir yığını katar katar olmuştu bile.
Kentin karanlık sokaklarında başlayan sürek avı, gecenin sessizliğini kara bir çarşaf gibi yırtıyordu.
Akif, beygir gücü yüksek, son model arabasıyla, genel trafiği alt üst eden manevralar yaparken, Muhsin'in direktiflerini de yerine getirmeye çabalıyordu.
" Sağ yap, yavaş, kırmızının önünü kes, biraz daha yaklaş, kapat önünü, kapat, bırakma! " diye bağıran Muhsin, sürekli deklanşöre de basıyordu.
" Ah ulan Akif! Şimdi yeni gövde elimde olsaydı. Yüzbin iso'yla ne biçim iş yapardık. Kadın önde oturuyor. Karı yaşlı lan. Allaah, İhsan abiye bir jigolo manşeti çıkar burdan. Dikkat et lan, önüne bak! " diye bağırdı Muhsin. Akif kan-ter içinde kalmıştı. Bir yandan direksiyonu dört bir yana çevirirken, yanısıra önde oturan kadını da görmeye çalışıyordu.
Diğer arabaların açık camlarından da dışarıya sarkan makinelerin flaşları da durmadan patlıyordu. Herkes birbirini kesmeye, önünü kapatmaya calışıyordu. Karşılıklı küfürleşmeler, bağırmalar, çağırmalar, araba sesleriyle resmen bir kakofoni oluşturuyordu.
Muhsin, bu karşılıklı atışmalara katılmıyordu. Diğerleri üç kez bağırırken, o yedi-sekiz tane fotoğraf çekiyordu. Çok soğukkanlıydı.
Plansız, hedefsiz, nereye gittiğini bilmeyen, kaçmaya çalışan siyah cip, şehir merkezinin dışına doğru yol aldı. Trafiğin seyrekleşmesini fırsat bilerek daha da hızlandı. Peşindeki arabalarda arayı açmamak için benzin depolarını iyice sömürmeye başladılar.
Bir kaç kilometre gittikten sonra, aşırı hızın etkisiyle, sola dönen bir virajı alamayan siyah cip, yolun sağındaki boş alana taklalar atarak devrildi.
Bütün olanları nerdeyse bir film şeridi gibi hafıza kartına yazdıran Muhsin, devrilmiş cipin yanına ilk gelen oldu. Kocaman cip, ayak altında ezilen bir konserve kutusuna dönmüş, bütün camları kırılmıştı. Şiddetli devrilme sonucu, kemerleri bağlı olmayan genç oyuncu Uğur ve yanındaki kadın dışarı fırlamışlardı. Uğur, paramparça olmuş, kanlar içinde yerde yatıyordu.
3-4 metre ilerisinde yerde yatan kadının bacakları kırılmıştı. Yüzü kanlar içindeydi. Muhsin büyük bir soğukkanlılıkla yaklaşıp, bir Uğur' u, bir yerdeki kadını, bir bütün manzarayı hafıza kartına depoluyordu. Yerde yatan kadın, acılar içinde kıvranıp, inliyordu. Fotoğrafının çekildiğini anlayınca, vücudunu çevirip, sağına soluna bakınmaya çalıştı. Sonra yerde yatan Uğur' u gördü gözleri. " Uğur, Uğur'um, ses ver, cevap ver" diye bağırdı. Ses alamayınca, dirsekleri üzerinde Uğur'a doğru sürünmeye başladı. Muhsin, habire deklanşöre basıyordu.
Diğerleri de çoktan gelmiş, çatur-çutur çekiyorlardı. Aralarından bir tanesi cep telefonunu çıkarıp, polisi aradı.
Kadın, Uğur'un yanına kadar geldi sürünerek. Uğur'un cansız bedenine dokununca, feryat-figan çığlıklar atmaya başladı. En yakında duran ve seri modda flaşları patlatan Muhsin"in objektifinin içine bakarak " Parçaladınız, yediniz oğlumu, çakallar sürüsü, katiller, caniler! " diye bağırırken saçlarını yoluyordu.
Oğlum kelimesini duyan Muhsin bir anda donakaldı. Gözleri faltaşı gibi açılmıştı. Diğerlerinin arasından sıyrılarak kaza yerinden uzaklaştı. Akif peşine takıldı. Arkasından seslendi. Duymayınca, Muhsin' i durdurmaya çalıştı.
" Abi ne oldu, nereye gidiyorsun, polis geliyor, cankurtaran geliyor, onları da çekelim"
Muhsin dönerek Akif'in ağzının üstüne bir yumruk patlattı. Akif yere devrildi.
***
Kaza yerinden ayrılalı saatler olmuştu. Gün ağarıncaya kadar tek başına şuursuzca dolaşmıştı Muhsin. Beyni durmuştu sanki. Eve gelip kendini yatağına attı. Uykusu vardı ama uyuyamıyordu bir türlü. Yatağında sağa-sola debelenip durdu. Saat 09. 00 da telefonu çaldı. Arayanın ismini okudu. Editör İhsan'dı arayan. Reddet düğmesine basıp, telefonunu kapattı.
Bir kaç saat sonra kapısı çalındı. Açmadı kapıyı. Gelen, gazeteden yeni yetme muhabirlerden biriydi. Zili kapattı. Bu sefer kapıyı yumruklamaya başladı gelen genç.
" Siktir ol git lan! " diye bağırdı kapı arkasından Muhsin.
" İhsan Abi bu gece çektiğin fotoğrafları istiyor, göndersin dedi"
" Hepsini sildim, defol git! ".
Kapının önündeki genç bir an duraksadı. Sonra umursamaz bir şekilde çekti gitti.
***
Muhsin, hafıza kartını çıkardı makineden. Elindeki çekiçle vurarak kırdı kartı. Kart yamyassı oldu çekiç darbeleriyle.
***
Aradan bir kaç gün geçmişti. Gazeteden bir mektup geldi. Gazetenin bir başka elemanını darp ettiği için, yani patronun yeğenine yumruk attığı için işten kovulmuştu. İkinci sayfada ise, editör İhsan el yazısıyla " Sen bittin oğlum. Sana bu meslekte artık iş yok. Kendini bir bok sandın. Burnun kaf dağına çıktı. Ne olduysan, bizim sayemizde oldun, unutma. Bu da sana kapak olsun " yazmıştı.
Muhsin, acı acı gülümseyerek, elindeki kağıtları buruşturup yere attı.
Kanapeye oturdu, televizyonu açtı. Kaza yerinden geldiğinden beri, evden dışarı çıkmadığı için
günleri şaşırmıştı.Telefonu halen kapalıydı. Kanaldan kanala zıplarken, bir hayvan belgeseline takıldı.
Filmde bir antilop, ileri-geri sağa-sola zıplayıp peşindeki çakallardan kurtulmaya çalışıyordu.
Uzun bir kovalamaca sonunda çakal sürüsü antilopu yere yatırıp, parçalamaya başladı. Muhsin televizyonu kapattı.
***
Aradan iki hafta geçmişti. Muhsin halen uykusuzlukla boğuşuyordu. Aslında uyumak istemiyordu. Hep o sahneleri hatırlıyordu. Siyah cip, yollar, flaşlar, Uğur'un cansız bedeni, annesinin feryatları... Bazen anne hiç konuşmuyor, ses çıkarmıyor, sadece öylesine bakıyordu. Duygusuz, soğuk bir çift objektif gibi gözleri vardı annenin. Muhsin'in vücudunun her yerine değen ve yakan, soğuk gözler.
Aklına İsa abi geldi. Yılların deneyimli gazetecisi, foto-muhabiri. Bir keresinde Muhsin'e
" Senin iyin bir gözün var. Fakat yanlış pencereden, yanlış yere bakıyorsun " demişti.
***
İsa abinin çalıştığı küçük, serbest gazetenin bürosuna girdi. 50-60 metrekarelik ufak bir yerde 5 masalı, 3 bilgisayarlı bir redaksiyon odasının bir köşesinde oturan İsa abi, hararetli bir şekilde telefon görüşmesi yapıyordu.
" Oradaki insanları yalnız bırakmayın. Gerekirse gece orada kalın. Ortamın gerilmemesi için sakin olmalarını sağlayın. Olay çıkmaması için, kan dökülmemesi için aracı olmaya çalışın. Size güveniyorum arkadaşlar. Hadi kolay gelsin! ". Telefonu kapatıp Muhsin'e döndü.
" Yüzlerce aileyi, çoluk çocuğu sokağa atacaklar. Yarın evleri yıkacaklar, hazırlıklar bugünden başlamış. Seçim zamanı oy için insanlara elektrik, su veriyorlar. Sonra da evlerini başlarına yıkıyorlar. Sonra da oraya villaları, gökdelenleri dikip, dört köşe olacaklar. Şerefsizler! Sen ne yapıyorsun, nasıl gidiyor işler? ".
Muhsin kısaca anlattı olanları. Hiç konuşmadan dinleyen İsa abi, bir sigara yaktı.
" O korkunç görüntüleri unutabilmenin tek yolu nedir, biliyor musun? Hafızanı silmen yetmeyecektir. Beynini formatlaman lazım. Yeni fotoğraflar çekmen lazım bunun üstüne.
Doğru yerde, doğru fotoğraflar. Ancak o zaman gözünde, gönlünde rahatlar ".
Kısa bir sessizlik oldu. İsa abi ve Muhsin bakıştılar bir süre.
" Yarın işe başlayabilirsin. Sabah erkenden yıkımların yapılacağı bölgeye git, bizim çocukları bul, onlarla beraber bir kaç kare çek, sonra da gel sözleşmeyi imzalayalım, ne dersin? ".
Birbirlerine sarıldılar gülümseyerek. Muhsin teşekkür etti.
" Ailemize hoşgeldin, kardeşim" dedi İsa abi.
***
Sabahleyin erkenden yıkımların yapılacağı bölgeye geldi Muhsin. Ortalık kaynıyordu. Binlerce insan, belediye görevlileri, işçiler, iş makineleri, çevik kuvvet, jandarma, kurt köpekleri... Tartışmalar, itişip-kakışmalar, sinirler bir hayli gerilmişti. Televizyon kameraları, fotoğrafçılar, tek-tük flaşlar patlıyordu. Özellikle protestocu gençler çok öfkeliydi. Polis tarafından coplanıp, bir kaç tane göstericiyi köpek ısırınca, tansiyon yükselmişti.
Muhsin, kavganın en harlı noktasına yaklaştı. Gösterici gençlerden biri elini ısıran kurt köpeğine bir tekme savurdu. Polis gencin kafasına copla vurunca, diğer gençlerden biri polisin kafasına demir çubukla vurdu. Muhsin yere yığılan polisin fotoğrafını çekmek için dönerken, bir silah patladı.
Muhsin yere yığıldı. Nerden geldiği belli olmayan kurşun, Muhsin'in sol gözünden girip, beynini parçalamıştı.
Elinde sımsıkı tuttuğu makinesiyle yerde kıvrılı yatan Muhsin'in dudak kenarlarında hafif bir gülümseme vardı.
Ulaş Devrim Karasungur
Ekim 2009
13 Ekim 2009 Salı
Kara Bir Tren Kalkar Yüreğimden
Vagonları dolu dolu
İçindeki yolcular sessiz, mahsun
Boynu bükük körpe vücutlar
Erdallar, Uğurlar, Ceylanlar
Hepside griler içinde oturuyor
Ha varlar, ha yoklar
Silinmek üzere çocuk suretler
Her istasyonda yeni yolcular biniyor
Aliler, Fatmalar, Ayşeler
Yeni vagonlar ekleniyor
Acılara bölünüyor mazlum yürekler
Son durak bilmiyor katil lokomotif
Geziniyor sinsice damarlarımda
Ağıtlar yakılıyor ilaç niyetine
Zehirlenmek üzere temiz duygular
05 Ekim 2009 Pazartesi
Bir Ceylan 40 Tilkiyi Nasıl Göçertir veya Ortaya Karışık Bir Yazı
Bölük-pörçük, arızalı bir yazıdır bu. Uzun gelebilir, saçmadır. Can sıkıcı olabilir. Kişisine göre gereksizde olabilir. Okunulmaması önemle tavsiye olunur. Gayet ciddiyim. Bunları bilerek, okuma sonrasında yapılacak olan şikayetler beni ilgilendirmez. Beni her türlü sorumluluktan muaf ettiğinizi kabul etmiş olacaksınız, okumaya devam ederseniz! Yol yakınken, kurtarın kendinizi.
...
Moda ve portre fotoğrafçısı Peter Lindbergh, kendisi hakkında yapılan bir filmde çalışma esnasında şöyle demişti: Çekimlerin yüzde 90 ' ı çöpe gidiyor. Bu oran, aktör ve aktris portreleri çektiğimde daha da yüksek oluyor. Ama geriye kalan çok az sayıdaki fotoğraflar, çektiğim manken/moda fotoğraflarından çok daha kaliteli, çok daha iyi oluyor! Örnek: Jeanne Moreau.
Aynı tecrübeyi bende yaşıyorum. Yani çektiğim fotoğrafların yüzde 90' ı genellikle çöp kutusu, daha doğrusu, harici disklerin en ücra köşelerinde pinekliyor.
Şu yüzde 90 kuralı kafamı epeydir kurcalıyor. Sadece fotoğraflar için geçerli değil bu kural sanırım. Hayatın her alanında önümüze çıkan bir ölçü olsa gerek. Yaşamımız vasatlık üzerine kurulu. Hayatımızı vasatlıklar yönetiyor. Hekimlerin yüzde doksanı vasat, öğretmenlerin yüzde doksanı vasat. Fotoğrafçıların, oyuncuların, siyasetçilerin, gazetecilerin, polislerin, tamircilerin... liste uzun... boş yeri siz doldurun... yüzde doksanı vasatoğluvasat.
Murphy'nin kurallarıyla mı, yoksa Pavlov'un itiyle mi alakalı bilmiyorum. İsterse, Pavlov'un köpeği Murphy'nin kıçını ısırsın. Ya da Murphy, köpeğin dötünü dişlemiş olsun. Hiç umurumda değil.
Niyetim, bu konu üzerine uzunca, detaylı bir şeyler yazmaktı. Ama beynim göçtü. Aynı, Windows 95/98 gibi göçtü, kısmen formatlandı beynim. Bölük-pörçük oldu kafamın içi.
Daha önceki '' köpekbalığı '' konusuna ekleme yapacaktım. Olmadı. Bununla idare edin artık:
http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/470882.asp
http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=k%C3%B6pekbal%C4%B1%C4%9F%C4%B1
Bundan bir kaç gün önce tanımadığım birisi,e-posta yoluyla ulaştı bana. Yaptığım ''sanatsal'' çalışmalardan hiç birşey anlamadığını söyledi. Benim '' avangart '' olduğumu iddia etti. Her 2-3 senede bir, birisi çıkar bana sen avangartsın der. Aslında uzun uzun yazacaktım.
Method Acting eğitimi aldığımı, ama bununla yetinmeyip, elimden geldiği kadarıyla, bütün evrensel oyunculuk tarzlarını öğrenmeye/kavramaya çalıştığımı, bir karakter yaratırken bütün oyunculuk yöntemlerini, tekniklerini faydalı görüp, yerine ve karakterine göre uygulamaya çalıştığımı...
Antik tiyatrodan, Shakespeare'den, Brecht'den, Stanislawski' den, Strassberg'den beslenirken, dem alırken.. Arasıra Antonin Artaud' laşmanın faydalarından söz edecektim...
Temeli Strassberg ( The Method ) e dayanan, tiyatroda yaptığım teorik ve pratik çalışmaların damıtılması sonucunda oluşan, kültürlerarası oyunculuk eğitim metodu ( interkulturelle schauspieltrainingsmethode ) SYNTHESİS üzerine bir kaç kelam edecektim...
Oberhausen film geleneğini temel alarak ürettiğim videoları, aslında normal seyirci için değil, bu tarz filmler üzerine çalışan diğer filmcilere, video-art' çılara hitaben yaptığımı...
Örneğin, Çay isimli videonun asıl konusunun, ortadaki çay pişirme değilde, başında ve sonunda gizli olduğunu, çok büyük bir kızgınlık sonucu ortaya çıktığını yazacaktım...
Hasan- Hüseyinin, Ali-Velinin, Ahmetin, Ayşenin veya Fatmanın beğenmesi veya anlaması için yapmadığımı...
Aynen bilgisayar dünyasında olduğu gibi gerekli coder/decoderlere sahip olunmadığı taktirde, bazı "dosyaları" açmanın, oynatmanın imkansız olduğunu anlatmak niyetindeydim...
Yaptığı " sanatsal "çalışmalarını anlamadığın ( kendi demiş, anlamıyorum diye ) birisine sen avangartsın diye bir etiket yapıştırmanın, onu kategorize etmenin, bir çekmeceye sıkıştırmanın pek mantıklı bir yaklaşım olmadığını çemkirip, ilkönce " AVANGART " ın ne olduğunu öğrenmesini salık verecektim. Vazgeçtim.
Beynime bir virüs girdi. İsmi Ceylan Önkol. Darmadağın etti, mainboardumu, hafızamı. Ekranımı kararttı. En son bu şiddette 1993 senesinde yaşamıştım bu travmayı. O zamanki virüsün adı "Madımak" idi. Bir kaç gün işe gitmemiştim. Doktor raporu anında yazmıştı. Kısaca anlatmıştım. O da dinlemişti hiç sesini çıkarmadan. O virüs halen içimde. Kuytuda bir yerde.
Şimdi biraz daha antremanlıyım. Kendimi meşgul ederek geçiştirmeye çalışıyorum. İş peşinde koşturup, yapmam gereken mecburi şeylere odaklanmaya çalışıyorum. 2008 vergi defteri kapatılacak. Para kazanmam gerek. Önümüzdeki ay kiramı çıkarabilecek miyim. Şu fotoğraf işi ne oldu. Detayları konuşmak lazım, adres. tarih, falan... Türkiye de yine bir fotoğraf yarışması skandalı çıktı ortaya. Tanıdık, bildik isimler. Yine aynı, hep aynı. Forumlarda tepki verip, biraz da geyiğini yapıyoruz. Yine midem bulanıyor. Vasatlık ruhumuza işlemiş.
Kafamda 40 tane tilki dolaşıyor. Ama bir tane ceylan bu 40 tane tilkinin anasını ağlatıyor, imanını gevretiyor. Virüs içimi kemiriyor.
Ben kendimi şu yüzde doksanlık vasat gurubun içinde görüyorum.
Madem ki buraya kadar okudun, bir zahmet cevap ver.
Ya sen, sen nerde görüyorsun kendini sevgili okuyucu?
04 Ekim 2009 Pazar
Gelme Nazım Usta, Gelme Sakın
Hani demiştin ya; Çocuklara kıymayın efendiler/ Şekerde yiyebilsinler...Makarna bile yedirmiyorlar artık, makarna! İbrahim Peygamber bile isyanlarda. Çünkü onun torunları kan içiyor. Bu ülkenin toprakları çocukların, körpe vücutların kanlarıyla sulanıyor. Sen bu topraklarda yatamazsın. Boğulursun. Gelme Nazım Usta, gelme sakın...
03 Ekim 2009 Cumartesi
02 Ekim 2009 Cuma
TÜRK FOTOĞRAF ESNAFINDAN İĞRENÇ MANZARALAR
Ben böyle tiplerden bahsetmiştim. Fotoğrafı pazarlayan, satan, kirleten, ayağa düşürenlerden...
" TÜRK FOTOĞRAF ESNAFINDAN İĞRENÇ MANZARALAR " bunlar...
http://www.fotokritik.com/forum/101353
Fotoğraf Yarışması denildiği zaman tüylerim diken diken oluyor.
:(
20 Eylül 2009 Pazar
Sokak/Suikast Fotoğrafçısı Bruce Gilden
Özellikle New York "sakinlerinin" fotoğrafları üzerine yoğunlaşan Gilden, diğer sokak/röportaj fotoğrafçılarından kendine has çalışma "tekniği" ile ayrılmakta.
Elinde Leica'sı ve harici flaşıyla kendini caddelere, sokaklara atan Gilden, kalabalık içinde dolaşırken, aniden yanından geçen herhangi bir insanın yüzüne flaşı patlatıyor.
http://www.youtube.com/watch?v=kkIWW6vwrvM
İlk başta bir "suikastı" andıran bu çekim tarzı, epey bir süre kafamı kurcaladı. Bütün dünyada fotoğrafçıların üzerine kafa yordukları, tartıştıkları; Etik midir, değil midir? Doğru mudur, yanlış mıdır? Kişisel haklar, kanunlar vb. konular kısırdöngüsü etrafında şimdiye kadar edindiğim bilgiler, yaşadığım tecrübeler, beynimdeki çelişkiler; vasat bir fotoğrafçı olarak içimde yaşadığım küçük depremler, fırtınalar bir noktadan itibaren son buldu. Bir nebzede olsa dinginleştim.
Sanırım bundan sonra, belli bir iş/proje için olsun veya sırf antreman niyetine sokağa çıktığımda eskisi kadar gergin olmayacağım. Şunu çeksem kızar mı? Bunu çeksem kişisel haklarına tecavüz mü etmiş olurum? O anda çekmesem kaybolup gidecek muhteşem bir kare için illa ki saatlerce veya dakikalarca oturup, konuşup rızasını mı alsaydım? ( Belgesel ve sokak fotoğrafı ayrımlarının çok iyi farkındayım, yine de böyle gergin anlarda, sahada iken insan doğru bildiklerini de unutabiliyor, en doğal haklarından feragat edebiliyor ne yazık ki ).
Gilden'in çalışmasını gösteren bu videoya onlarca kez baktım. Okyanusta küçük balıklardan oluşan bir sürünün içinde dolaşan bir köpekbalığını anımsattı Gilden bana.
Sokak fotoğrafı çekmek isteyen, okyanusta dolaşan bir köpekbalığı gibi olmalı bence.
06 Eylül 2009 Pazar
Hollywood' un Efsane Gözü : John A. Alonzo
Senaryoları, oyuncuları ve yönetmenleri tarafından birer şaheser olarak harmanlanan bu filmlerin bu derece bir kaliteye ulaşmasında hiç tartışmasız görüntü yönetmeni John A. Alonzo' nun katkısı/payı yadsınamaz.
1934 yılında Dallas (Teksas ) kırsalında bir çiftçinin oğlu olarak dünyaya gelen Meksika asıllı Alonzo, ilk başta küçük tv dizilerinde ve filmlerde figüranlık yaparak başladı Hollywood serüvenine. Genellikle " soldan üçüncü meksikalı" tiplemesiydi canlandırdığı roller.
The Magnificent Seven ( 1960 ) filminde de meksikalı köylülerden biridir.
Çalışkanlığı, dürüstlüğü, her türlü ırkçılığa karşı yılmaz bir şekilde kendini ifade etmesinden dolayı ve fotoğrafa olan ilgisi sayesinde kameramanların dünyasına adım atmayı başarır. O dönemin usta kameramanlarından James Wong Howe' ın öğrencisi olur ve yavaş yavaş tecrübe kazanmaya başlar.
Teknolojik yeniliklere son derece açık ve ilgili olan Alonzo, aynı zamanda Hollywood'da ırkçılığa karşı savaş verir. High Definition kameraların bugün evlerimize kadar girmesinde onun büyük payı vardır. Sadece Hollywood' da değil, bugün kullandığımız fotoğraf makinelerinde bile HD-Çekim modu varsa, bunun bir sebebide, Alonzo'nun vakti-zamanında kendisine bu yeni sistemi getiren mühendislere " harika bir şey bu, bunu geliştirin, ben mutlaka kullanmak istiyorum ! " diyerek onayını vermesidir. Zira mühendisler, ustanın onayını almadıkları taktirde bu yeni sistemi rafa kaldırmaya, hatta çöpe atmaya niyetli olarak gelmişlerdir. „Handheld camera“ tarzının (1) öncüsü olan Alonzo ve diğer görüntü yönetmenlerinin ihtiyaçlarını, isteklerini yerine getirmeye çabalayan mühendisler çalışmalarına daha da bir hız vermişler.
Hollywood' a kazandırdığı teknolojik açılımların yanısıra, göçmen asıllı emekçilerinde film dünyasında hak ettikleri yeri almalarına da önayak olmuştur. Bugün, Hollywood emekçileri sendikalar aracılığı ile organize olupta haklarını arayabiliyorsa, bunda yine Alonzo'nun büyük payı vardır.
Özellikle gençlere çok iyi fırsatlar tanıyarak, onlara bildiği herşeyi öğreterek, yeni jenerasyon kameramanların çok ileri düzeyde olmasını sağlayan Alonzo, 2001 yılında ansızın gözlerini yumduğunda, arkasında çok önemli bir miras bıraktı.
Hollywood' un efsane "çiftçisinin" her alanda ektiği tohumların meyvelerini yiyen bizler, kendisini şükranla anmalıyız.
.........................................................
1) Başrolünü Sally Field' in oynadığı " Norma Rae " isimli sendika filmi bu tarzın en iyi örneklerinden biridir. Daha sonra Lars v.Trier „Handheld camera“ kuralını Dogma'ya aldı.
John A. Alonzo' nun eserlerinden bazıları:
1971: Vanishing Point
1971: Harold and Maude
1974: Chinatown
1975: Farewell, My Lovely
1976: The Bad News Bears
1983: Blue Thunder
1983: Scarface
1986: Nothing in Common
1987: Real Men
1987: Overboard
1989: Steel Magnolias
1990: Internal Affairs
1990: The Guardian
1990: Navy Seals
1992: Housesitter
1992: Cool World
1994: Star Trek: Generations
1995: The Grass Harp
1998: Letters from a Killer
Daha geniş bir liste için:
http://www.imdb.com/name/nm0002166/
2007 senesinde Axel Schill tarafından The Man who shot Chinatown isimli 77 dakikalık bir belgesel yapıldı.
06 Ağustos 2009 Perşembe
Eleştiri, Özeleştiri ve Gerçeğe Dair Çok Kısa...

Eleştiren, eleştirilen ve özeleştiri yapmak isteyenlerin yerine getirmesi gereken en önemli koşul, kendilerini tanımalarıdır.
Kim olduğunu,ne olduğunu bilmeyen, nerede durduğunu bilmeyen birinin eleştiri ve/veya özeleştiri yapması hiç bir şeye yaramayacaktır.
Umumi şekilde ( örneğin; bir forum sayfasında ) eleştiri/özeleştiri yapacak olan kişinin, bunu yaparken kendini tanımlaması, tanıtması gerekir.
Kişi kendini bilmeli... ve bildirmelidir.
Aktör, bir aynadır.
Sen bu aynaya tükürürsen, kendi sıfatındaki çarpıklıktan,pislikten kurtulamazsın.
Anlayana sivrisinek-saz...
05 Ağustos 2009 Çarşamba
ALLA' IN LÜMPENLERİ, FOTOĞRAF ve İNSANA DAİR
Fight Club forumunda epey hararetli bir tartışma yaşandı.
Ben, ortaya " Lümpen-Foto " kavramını attım. Bunu yaparken de, tartışma başlatmak amacıyla kullanılan klasik bir yöntem kullandım. Polemik Yöntemi.
" Acaba nikoşlar, mühendis cetveliyle, mtf tabelalarıyla fotoğraf çekilemeyeceğini ne zaman
öğrenecekler.
Çektikleri zamanda, lümpen-foto kategorisinde oluyor genellikle. "
Bu cümleler forumda bomba etkisi yarattı.
Aşırı derecede ters tepkiler aldı bu cümleler.
Ben bu cümleleri laf olsun torba dolsun diye, veya sonunun nereye gideceğini düşünmeksizin yazmadım oraya. Her bir cümleyi, her bir kelimeyi özenle seçerek yazdım.
Eğer içinde bulunduğumuz platformun adı canon-sony olsaydı, o cümlede nikon yerine sony geçecekti. Söz konusu olan fotoğrafların tesadüfen Nikon kullanıcıları tarafından çekilmiş olması da bir rol oynamakta. Eğer bu fotoğraflar Canon, Sony veya Pentax kullanıcıları tarafından çekilmiş olsalardı, ortada bambaşka bir cümle olacaktı.
Giriş cümlesinde kullanılan " Nikoş ", kullanıldığı yere, zamana ve muhatabı olan kişiye ve kişilere göre sevgi, muhabbet veya hakaret içerebilir. Bu cümlede, muhabbet derecesini simgelemek ve ironi içinde ironi amaçlı kullanılmıştır.
Mtf tabelaları ve mühendis cetveli ise zaten başlı başına bir tartışma konusu. Bu konuyla ilgili
fikir alış-verişi yapıldı forumda, halende yapılmakta ve yapılacak. Ama çok yüzeysel oldu şimdiye kadar. Bundan sonra da detaylı, doyurucu bilgiler yardımı ile gerçekten bir tartışma olur mu, sonuca varılır mı? emin değilim.
Bu konu hakkında bilgilerim sınırlı.
Ama bildiğim bir doğru varsa, o da yapılan iyimser, matematiksel hesapların, sahada ( yani fotoğraf çekilirken) her zaman kalite garantörü olmadığıdır. O yüzden, iyimser hesaplarla yazılan, çizilen mtf tabelaları belli bir objektifi daha iyi, daha kaliteli olarak nitelendirmek için yeterli bir argüman değil. Ekipman konusunda iddialı olduğunu söyleyen bazı genç arkadaşlar bu gerçeği gözardı ederek, yanlış değerlendirmeler yapabiliyor ve yanlış sonuçlara varabiliyorlar. Örneğin, bir objektife, yan tarafta aynı efektif kalitede veya aynı efektif kaliteye yakın daha makul fiyata satılan bir objektifi almak yerine, bazen iki katı para vererek, gereksiz bir duruma sebebiyet olunuyor.
Sana ne? Ben kendi paramı veya babamın parasını harcıyorum, senin cebinden çıkmıyor ya! diyenler olabilir. Tabii ki, kendi paranı veya babanın, ananın, nenenin parasını,kendin yanlış ve eksik bilgi sahibiysen, marka takıntın varsa, veya lümpence keyfinden dolayı dilediğin gibi harcayabilirsin.
Ama bu eksik veya yanlış bilgileri umuma uzman edasıyla yazıp, konuya vakıf olmayan kişilerin kafasını hurafelerle dolduruyorsan, yanlış yönlendirip cebinden daha fazla para çıkmasına ve gereksiz bir ekipmana sahip olmasına sebep oluyorsan, orada dur ! derim.
................................................................................................................................
Devam edelim.
Üstte sözü geçen cümleler yüzünden ters tepki verenlerin büyük çoğunluğu bu cümleleri
ve içinde barındırdığı ağır eleştirileri ilkel safsatalarla savmaya çabalarken, gözden kaçırdıkları bir nokta vardı.
Bu cümleler yazılmadan önce benim Okan'la aramızda geçen diyalog, bütün yazılan ters tepkilerden ve alelacele birbiri ardına dizilen safsatalardan da anlaşılacağı üzere, hiç bir şekilde kaale alınmamıştı.
http://www.canonnikonfightclub.com/phpbb/viewtopic.php?f=2&t=40&st=0&sk=t&sd=a&start=15540
Sayfa 778:
Ben, Sigma test fotolarımı yüklemişim.
.........................................................................
Kısa alıntıdır:
Okan:
ulaş be, ne garip bi avatar bu seninle alakası yok:)
Ulaş:
Okan,
olduğun gibi görün, göründüğün gibi ol, diyecem ama...
Hiç birşey göründüğü gibi değil.
Yeri ve zamanı geldi mi, Raging Bull'ın babası olurum.
Değil dünyayı, güneşi bile yakarım.
Okan:
Ne güzel bir dramaturji ama sen hümanist adamsın abi, insan bu, hata yapar, nikon bile alır icabına :):):)
Ulaş:
Oooof,of. Deşme yaralarımızı Okan.
Acaba nikoşlar, mühendis cetveliyle, mtf tabelalarıyla fotoğraf çekilemeyeceğini ne zaman öğrenecekler.
Çektikleri zamanda, lümpen-foto kategorisinde oluyor genellikle.
Hiç mi birşey kapmazsınız, Canon Ustalarından...
Aaaah, ah.
:):):)
Okan:
sana bi sopa versek kırsan geçirsen....
Ulaş:
Elime bir sopa geçse, ilk önce Türkçe fotoğraf dergilerinin sorumlularını eşek sudan gelinceye...
Yılda ortalama 10-12 tane değişik Türkçe fotoğraf dergisi alırdım.
Çok uzun süredir içerikleri sıfır olmasına rağmen, en azından destek olalım, belki zamanla çağı yakalayabilirler diye almaya devam ettim.
Bu İzmir dönüşümde yine aldım bir kaç tane dergi.
Bundan sonra kesinlikle almıyorum.
Değmez.
E-Dergi'lerde ne yazık ki aynı yolda. Özensiz, vasat portfolyolar, veya Dünya Fotoğrafından
çakma haberler. Hiç bir orijinalite yok. Hepsi 08/15 Kadıköy vapuru gibi.
.......................................................
Bu noktadan sonra da zaten, Lümpen kavramının bilinmediği, eksik bilindiği veya tamamen yanlış yorumlandığının birebir kanıtları olan safsatalar mantar gibi bitmeye başlıyor.
Kimileri, tdk sözlüğünü referans alarak, anlamaya ve anlatmaya çalışıyor. Kimi de, kulaktan dolma sözde
" bilgilerini " saçıyor ortaya.
En nihayetinde ortaya çıkan, yazılanlardan anlaşılacağı gibi, büyük çoğunluğun bu kavram hakkında pek bir şey bilmediğidir.
1848 yılında Marx ve Engels tarafından ilk defa kuramsal anlamda ortaya atılan kavramın ( Lümpenproletarya ) daha öncesi ve daha sonrası olduğu, bu kavramın, üzerine yapılan tartışmaların, başka insanların da irdelemesi/yorumlaması sonucunda, insanların, toplumların, değişmesiyle ilintili olarak değişmesi, evrim geçirmesi ve bu evrimin doğal olarak halen devam ediyor olması, vücut bulduğu ortama, içindiği bulunduğu koşullara göre değerlendirilmesi gerektiği, ancak ve ancak bu değerlendirmeler yapıldıktan sonra, bu kavramı eleştiri ve yargı olarak kullanan kişiye dönülmesi gerekliliği...
tepki olarak yazılan yazıların, paylaşılan fotoğrafların ve " esprilerin " kalitesinden de anlaşıldığı üzere, yerine getirilmemiştir.
Bir insan, bir kavramı bilmiyor olabilir. Böyle bir kavramla karşılaşıyorsa, eğer tepki/reaksiyon/cevap verme mecburiyeti de hissediyorsa, ilk önce bu kavramı araştırmalı. Kendi kütüphanesindeki veya en yakınındaki kütüphanede bulunan kaynaklara bir göz atmalı. İnternet'te kapsamlı bir araştırma sonucunda bazı bilgiler de elde etmek mümkün. Sadece tdk sözlüğüne bakmak, wikipedia'yı karıştırmak, google amcayı bir kaç sayfa koşturmak yeterli olmayacaktır.
Bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olmayın!
" Ayak Takımı " tabiri egemen sınıfın proletarya sınıfına bahşettiği, yakıştırdığı bir tanımlamadır. O yüzdendir ki, egemen sınıfın lugatında gerçek anlamların içi boşaltılacak, böylece sömürülen sınıf kendisine yakıştırılan bu lakap, bu barkod, bu sıfatlandırma yardımı ile ait edildiği yeri kabul edecek ve sömürülmeye razı, hatta müteşekkir olacaktır.
Forumda soğan-ekmek, fakir edebiyatı " esprisi " yapan kişilerin, her ne kadar diplomalı ameleyim deselerde, özüne inildiğinde kendilerini aslında egemen sınıfına koydukları aşikardır.
Söz konusu fotoğraflar, vakti-zamanında değerlendirilmeliydi. Şimdi çok geç...diyenlere de..
Ben trafik polisi miyim? Hooop,kırmızı da geçtin. Suçüstü mü olması gerek, illa ki?
Ben ilk anda da tepki verebilirdim. Ama oturdum, düşündüm. Bu konuyu başkaları ile de konuştum. Artısını, eksisini, getirisini, götürüsünü falan.
Konumuz özünde fotoğraf. Ben bir fotoğrafı şimdi de, on yıl sonra da, yüz yıl sonra da irdeleyebilirim.
Bazı yemekler soğuk yenir. Bazıları dolapta bir gün kaldıktan sonra gerçek tadını, kıvamını bulur.
Eğer beni, eleştirisini yaptığım olaylar, halen rahatsız ediyorsa, bir krorikleşme söz konusuysa her zaman tepkimi vermek en doğal hakkımdır.
...................................
Bu forum, karşılıklı saygı, sevgi, hoşgörü, nezaket, samimiyet, doğruluk, dürüstlük, objektif olma, falan-fişmekan üzerine kuruludur...
Herkese kapımız açıktır...
Bu forumda sadece ekipman konuşulur. Din, siyaset ve benzeri konular konuşulmaz...
dendiği halde....
bazı forum üyelerinin,
siyasi düşüncesini, dünyaya bakış açısını, yaşama ve kendini ifade etme biçimini, bazende adını, soyadını,anasını,babasını, ailesini veya geldiği/bulunduğu yeri sevmediği ve/veya kesinlikle reddettiği bir başka üyeye veya üyelere en ufak fırsatta içindeki yargıları, önyargıları, komplekslerini bütün nefretiyle bir zehir gibi kusmak istiyorsa... ve yerli-yersiz kusuyorsa da..
ama yine de, pembe çiçeklerle bezenmiş, sevgi pıtırcıklarıyla dolu,
karşılıklı saygı, sevgi, hoşgörü, nezaket, samimiyet, doğruluk, dürüstlük, objektif olma üzerine ahkam kesiyorsa...
........................
Buna en hafif şekilde, en basitinden " takiyye " denir. Buna maskeli balo denir.
İş, ırkçılığa kadar gitti. Çingen,Kürt falan-filan...
Herkesin içinde küçük bir " Adolf " vardır.
Bu bebek, kiminde oral dönemindedir, kiminde anal, kiminde fallik, bir başkasında latent dönemindedir, bir öbüründe ise genital döneminde coşmaktadır.
Ben bu bağlamda bir " bebek katiliyim " İçimdeki adolf'u seneler önce öldürdüm.
Size de tavsiye ederim.
Bu söz konusu forumda ortak noktamız " fotoğraf"tır.
Bir fotoğrafçıya adledilen bütün yetenekler, nitelikler, O'nda aranan özellikler aslında bütün insanlarda standart olması gereken şeylerdir. Ne azı, ne fazlası.. Bu budur.
Bu bağlamda, farketmez, ister düğün fotoğrafçı olsun, isterse sanat veya reklam fotoğrafçısı.
İster profesyonel, ister amatör..
İster bilgisayar satıcısı, ister bankacı veya reklamcı...
Hepimizin bildiği bir söz vardır.
Yiğidi öldür, ama hakkını yeme.
Ben bunu kendimce değiştirdim.
Ne yiğidi öldür, ne de hakkını ye.
Şimdi yine değiştiriyorum.
Ne insanı öldür, ne de hakkını ye.
Ulaş Devrim Karasungur
Dipnotlar:
Başlıktaki Alla'ın Lümpenleri sözü bana ait değil. Bana bu konuyla ilgili gelen maillerden birinin başlığıdır. Espri amaçlı yazılan bu söz benim çok hoşuma gitti.
Safsatalar hakkında kısa bilgiler için buradan başlayabilirsiniz:
http://www.safsatakilavuzu.com/safsata%20ve%20turleri.htm
Eğer bu yazıma safsatalarla cevap verecek olursanız, bilesiniz ki hiç bir şekilde tarafımdan kaale alınmayacaktır.
Özelden veya umumi şekilde hakarete devam edecek olanları da, benimle kesinlikle yüzyüze gelmek ve sorunları medeni bir şekilde çözümleme isteği olan kişiler olarak göreceğim ve ona göre davranacağım.
Önümüzdeki süreçte askerliğimi yapıp, " vatani borcumu " ödedikten sonra, fotoğrafla ilgili bir takım "açılımlarım" da olacak.
Ama bunu başka yerlerde,alanlarda paylaşacağım. Fight Club " sakinlerini " artık rahatsız
etmeyeceğim
04 Ağustos 2009 Salı
20 Temmuz 2009 Pazartesi
İzmir - Kadifekale 2009


Kızlarağası Hanından başlayarak, Kemeraltından devam eden, Kadifekale zirvesinde taçlanan ve rakı-balık sofrasında çok güzel bir muhabbet ile sonuçlanan gezimizin fotoğrafları şu adreste:
http://www.flickr.com/photos/39597495@N05/sets/72157621468466573/
18 Haziran 2009 Perşembe
Almanya'da Öğrenci Protestoları
...
Dün bütün Almanya'da öğrenciler sokaklara dökülmüştü. Eğitim sistemindeki çarpıklıkları protesto eden öğrenciler, taşkınlık yapmadan ( en azından Hannover'de ) esprili bir şekilde dertlerini dile getirdiler. Hava sıcaktı. Polis çok gereksiz bir şekilde gergin ve sinirliydi. Eyalet Başbakanlığı önünde son bulan miting ne ilk ne de son olacak sanırım.
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
...
09 Haziran 2009 Salı
erdemli şehir - erdemli insan

erdemli şehir - erdemli insan - intro
http://www.youtube.com/watch?v=l4xJUkMYtq0
Üzerinde çalıştığım film-essay projelerinden biri. Farabi, Aristo, Platon ve başka filozofların
yazıları metnin belkemiğini oluşturacak.
Kullanılacak fotoğraflar tamam. Video çekimleri yakında başlayacak.
Çekimlerde Canon EOS 5D Mark II kullanılacak.
08 Haziran 2009 Pazartesi
Fotoğrafik Hurafeler Bölüm II
- Fotoğrafçı eğitimi 35 yaşından sonra başlamalı...
- Milyarlık makinelerle yoksul fotoğrafı çekilmemeli...
- Ben bu fotoğrafı anlamadım, demek ki fotoğraf kötü...
- Fotoğrafta anlatılan konu belirgin olmalıdır...
- Fotoğrafçı ancak yerel düşünürse başarılı olabilir...
- Fotoğraf çekmeyen, fotoğraftan anlamaz...
30 Mayıs 2009 Cumartesi
Bir Fotoğrafçının Anatomisi
Çektiği fotoğrafları beğenmeyen, kabul etmeyenlerde vardı. Ama beğenenler, sevenler, hatta taklit etmeye çalışanlar çoğunluktaydı. İşin doğası gereği, daha da çok arttı, hayranları, sevenleri, çalışmalarını beğenip, beraber çalışmak isteyenleri.
O' nu, dünyaca ünlü fotoğrafçıları taklit etmekle suçlayanlarda oldu. Saçmasapan eleştiriler, yorumlarda aldı. O, kulak asmadı, bildiği, istediği gibi üretmeye devam etti.
Çok güzel çalışmalara imza attı.
Bunun gibi:
http://mehmeturgut.deviantart.com/art/r-e-b-e-l-35978673
veya:
http://mehmeturgut.deviantart.com/art/pixie-36032815
Popüler kültür tarzı fotoğrafçılığın evrimsel aşamalarından birer birer geçti.
Ve tabii ki, en nihayetinde... Roma dönemi tiyatrosunun Türkiye temsilcisi, televizyon çöplüğünün asalaklarının en önde gelen isimlerinden birisinin programına düştü/veya çıktı, orasına siz kendiniz karar verin :).
Şan oldu, şöhret oldu, piyasaya düşüverdi.
Fotoğraf çektirmek isteyen diğer şanlı ve şöhretliler ve adayları sıraya dizildiler.
O' da durmadan çekti. Çekti. Ve yine çekti.
Ama nasıl olduysa, o eski yaratıcılık, estetik, ince espri kayboldu.
Özellikle, yaptıkları işte gerçekten iyi olan, yetenekli, tecrübeli, karizmatik ve fazlasıyla fotojenik olan bazı sanatçıların portreleri, nasıl olduysa, kelimenin tam anlamıyla...güme gitti.
Yıldız Kenter, Fikret Kuşkan ve Göksel gibi örneğin...
Bu arada, Göksel' in yeni albümü " Mektubumu Buldun mu? " dört dörtlük bir albüm olmuş.
Şarkılar, düzenlemeler, Göksel' in yorumu ve Volga Yıldız' ın Büyükada' da çektiği fotoğraflar bir bütünlük içinde. Enfes bir çalışma. Özellikle tavsiye ederim.
Mehmet Turgut' a dönecek olursak... Sanırım, son zamanda yaptığı çalışmaların büyük çoğunluğu aceleye getirilmiş. İnce eleyip, sık dokumadan ortaya çıkmak zorunda kalan bu fotoğraf " işleri " konuya vakıf, gerektiği yerde ince ayarları verebilecek bir " kreatif direktörün " eksikliğini hissettiriyor.
En kısa zamanda, Mehmet Turgut' un eski yaratıcılık, estetik ve ince esprisine kavuşması dileğiyle...
:)
09 Mayıs 2009 Cumartesi
Ne me quitte pas

Bundan tam on sene önce, 1999' da, tek kişilik bir oyun oynamıştım.
Jean Cocteau tarafından 1933 senesinde yazılan La Voix Humaine/Die Geliebte Stimme
isimli bu oyun, Maria Casares, Anna Magnani, Hildegard Knef ve Klaus Kinski tarafından da oynanmıştı.
70 dakika hiç durmadan, sürekli konuşarak,dünya tiyatrosundan önemli karakterlerin (Hamlet gibi) ve tiyatrocuların ( Peter Brook gibi) replikleri ve söyledikleri sözlerle, seyirci ile interaktif olarak oynadğım bu oyun beni epey zorlamıştı. Ben halen çok kötü bir performans sergilediğimi düşünüyorum.
Bu oyun esnasında kullandığımız müzik parçalarından birisi de, Ne me quitte pas isimli muhteşem şarkıydı.
Bundan kısa bir süre önce bir köşe yazısında bu şarkı ve Jacques Brel üzerine bir kaç cümle yazılmıştı.
On sene öncesini hatırladım, youtube' da bu klibi buldum ve zevkten dört köşe oldum.
Jacques Brel' in mimiklerinden bütün yüreği okunuyor. Günümüzde klip çeken bazı " sanatçılara " biraz ders olması dileğiyle.
http://www.youtube.com/watch?v=kZSAkCdLzkg
..
08 Nisan 2009 Çarşamba
Fotoğrafik Hurafeler - Bölüm I
- Dijital çıktı, mertlik bozuldu...
- Fotoğraf sanat değildir...
- Sanat toplum içindir...
- Gerçek fotoğraf doğal olandır...
- Dijital düzenlemelere karşı değilim ama, yapmak sahtekarlık gibi geliyor bana...
- Fotoşop sahtekarlıktır...
- Kayık, çiçek, martı, yaşlı, sümüklü çocuk fotosu çekmeyin...
- Fotoğrafa siyaset karıştırmayın...
- Fotoğrafı sadece siyaset için çekin...
- Körler fotoğraf çekemez, çekselerde sanat olmaz...
- Körlerde estetik duygusu yoktur...
- Işık patlamış, gözümü yoruyor ( High-Key kategorisindeki bir fotoğrafa yapılan eleştiri )
- Çok karanlık olmuş ( Low-Key kategorisindeki bir fotoğrafa yapılan eleştiri )
- Kadraj hatalı, net değil ( Lomo kategorisindeki bir fotoğrafa yapılan eleştiri )
- Nü ve Erotik = Porno...
- En kaliteli fotoğraf en pahalı ekipmanla çekilir...
- Fotoğraf gerçeği temsil eder...
- Fotoğraf, ancak duvara asıldığı zaman gerçek fotoğraftır...
- Ustadır, ne yapsa yeridir...
Devam edecek. Ne yazık ki...
28 Mart 2009 Cumartesi
Vay Gözünü Sevdiğimin Dünyası
Bugün içimden, büyük ozan Muhlis Akarsu' yu ve nezdinde diğer güzel insanları anmak geçti.
Çok sevdiğim bir türküsü.
http://www.youtube.com/watch?v=Xy_z8SFqPeg&feature=related
:(
20 Mart 2009 Cuma
Türk Fotoğrafı Üzerine Aykırı Olmayan Düşünceler - I -
Türk müziği, tabii ki. Sanatsal çabalar içinde olanların yanısıra,
sadece piyasaya yönelik çalışanları da izlemeye, anlamaya çalıştım.
Ailemde profesyonel müzisyenlerin olması, bu alanlarda yaptığım
araştırmalarıma, tanıma çabalarıma kolaylık sağladı.
Sadece medyanın bize yutturmaya çalıştığı şekilde, yüzeysel olarak
değil, maskelerin indiği durumları da yaşayabilme fırsatını yakaladım.
Bir çok defa midem bulandı desem, yeridir. Çok sevdiğim müzikten
soğudum.
Profesyonel anlamda müzik yapma isteğim zamanla kayboldu gitti.
Şimdi elimden geldiğince iyi bir dinleyici olmaya çalışıyorum. Eh işte...
Senelerce tiyatro çalışmaları yaptım. Aktörlük ve yönetmenlik üzerine,
tiyatro eğitimi ile ilgili bayağı bir efor sarfettim. " Method-Actor " oldum
ama, diğer oyunculuk okullarını da yeteneğim ve diğer imkanlarım elverdiğince
öğrenmeye, uygulamaya çabaladım. Hiç bir tarzı, stili, oyunculuk yöntemini
reddetmedim, ayıplamadım, kakalamadım. Hepsinden birşeyler kapmaya çalıştım.
Stanislawski' nin, (Kendinde Sanatı Sevenler ve Sanatta Kendini Sevenler) diye
ikiye ayırdığı tipleri birebir tanıma fırsatı buldum. Kendinde sanatı sevenlerden bir
çok şey öğrendim, ders aldım, bazende kavga ettim, ama sonunda keyif aldım,
mutlu oldum.
Sanatta kendini sevenlerden de birşeyler kaptım, öğrendim. Yeri geldi kavga ettim,
ama keyif almadım, sonunda mutlu olmadım.
Son 10-15 yıldır, sinema ile alakalı olarak, fotoğrafa yöneldim. Hareketli görüntülere
muktedir olabilmenin, durağan görüntülerden geçtiğine kanaat getirdiğim için,
acemilikten amatörlüğe ve şimdi de profesyonelliğe kadar getirdim işi.
İnternetin yardımıyla Türk Fotoğrafı ile ilgili araştırmalarım daha da bir hız kazandı.
Belki de hiç bir kitapta,okulda veya seminerde elde edemeyeceğim bilgilere,
paylaşımlara ulaştım. Çok güzel işler yapan veya yapmaya çabalayan insanlar
tanıdım.
Ama bir o kadar da, dengesiz ruhlara rastladım.
Fotoğraf ile alakası olmayan unsurların, bilumum sitelerde çektikleri fotoğrafları
paylaşmaları, işi cemaat moduna getirip, anasayfa triplerine girmelerini pek fazla
yadırgamadım.
Aylarca süren bir yükleme işlemi sonucunda paylaştığım fotoğraflarımı, muhtelif
forum sayfalarına düştüğüm bazı notları, dengesizin biri üyelik şifremi deşifre ettiği
için bir çırpıda silmek zorunda kalmamda pek ırgalamadı beni.
Ne benim için büyük bir kayıptı, ne o fotoğraf sitesi için, ne de Türk Fotoğrafı için.
Ama hazmedemediğim öyle şeyler var ki....
İnsanların, çektikleri fotoğraflar yüzünden hapse girmesi...
Bazı foto-muhabirlerin muhtelif fotoğraf sitelerine yükledikleri ve eleştiriye açtıkları
siyasi haber fotoğraflarına siyasi eleştiri veya yorum yapılmasını yasaklamaları.
Teknik anlamda olumsuz eleştiri yapıldığı zamanda " Sen bizim hangi şartlarda çalıştığımızı
biliyormusun?" tadında saldırmaları...
Bilmeyende sanacak ki, Robert Capa sanki, ulan, altı-üstü Cumhurbaşkanlığı veya
Başbakanlık fotoları işte.
Tamam, onlarında kendine göre zorluğu var, ama yine de abartmasınlar.
Musluk başlarını tutmuş bir kaç tane duayen, usta ve hoca lakaplı hacı-hocaların,
fütursuzca hurafelerini ortalığa saçmaları...
Fotoğrafsal ırkçılık ve fotoğrafsal yobazlık yapan bu tiplerin, ağzından çıkanı kulağı
duymuyor herhalde.
Tamam, bu tipler eninde sonunda ölüp gidecek ama, arkalarında çok büyük hasar,
yıkıntı ve çöküntü bırakıp da gidecekler.
Bunların, hiç bir akıl ve mantık süzgecinden geçmeden ortalığa yayılan hurafeleri,
bir çok kafayı bulandırmaya devam edecek.
Çağdaş bir ozanın dediği gibi:
Nerden baksan tutarsızlık, nerden baksan ahmakça... yani.
Benim fotoğraf adına ortaya koyduğum kendi çalışmalarım zaten vasat şeyler.
Kendimi geliştirip, ortaya kabul edilir, kaliteli işler çıkarabilmem için çağdaş,
evrensel fikirlere, düşüncelere ve diyalektiğe ihtiyacım var.
Benim, aklı başında, konuya gerçekten vakıf, ne yaptığını, ne söylediğini bilen
ustalara, örneklere ihtiyacım var.
Beni bu hakkımdan mahrum edemezsiniz. Bu konuda yanlış hareket ettiğinizin
farkına vardığım an sizi eleştirmek benim en doğal hakkım.
Beni sansürlemeye hakkınız yok sizin.
Ama görüldüğü üzere, bir şairin dediği gibi:
FİKİRLERİM YASAK BANA...
---------------------------------------------------------------------------------------
(1) Jean-Louis Barrault/Ich bin Theatermensch-Je suis homme de théâtre
11 Şubat 2009 Çarşamba
Wabi-Sabi
...
A. Murat Eren son yazısında Wabi-Sabi felsefesine yer vermiş.
http://www.meren.org/blog/2009/02/wabi-sabi-ve-fotograf-uzerine
Çok keyif aldığım bu yazının altına şöyle bir yorum bıraktım:
...
Benim için, Wabi-Sabi ile tanışalı ortalama 20 sene oluyor. Japon şiiri ( Haiku ) ile ilgilenirken rastlamıştım bu estetik anlayışa. Genellikle almanca kaynaklı olarak araştırdığım içinde, çok sağlıklı, verimli bilgiler elde edememiştim. Almanca olarak bile, anlayabilmekte,kavrayabilmekte zorluk yaşadığım bu felsefeyi başka insanlarla paylaşmak istediğimde, sınırlarımın farkına vardıkça çok kızıyor ve üzülüyordum.
Türkçede ise bu sınırlar, resmen Çin Seddine dönüşüyordu.
Zamanla, kızmayı bırakıp, sadece üzülmeye başladım.
Şimdi ise, bu çok güzel ve dopdolu yazı ile karşılaşınca, keyif aldım.
Fotoğraf üzerinden düşünmeye devam edecek olursak, fotoğrafsal ırkçılık yapan bazı fotoğraf yobazlarının, 150 fırın ekmek yemiş olsalarda, " bilinçli " bir şekilde kabul edemiyecekleri bir felsefedir Wabi-Sabi, bana kalırsa.
Kendi bahçemde bazı taşların yerini bulmasına sebep olan bu yazı için çok teşekkürler, efendim :)
...
Mükemmellik konusuyla ilgili şunu eklemek isterim:
Bize öğretilen mükemmellik kavramı genellikle, iyi, doğru ve güzel olanı ifade ediyor. Halbuki bu kavram aynı zamanda kötüyü, yanlışı ve çirkin olanı da içinde barındırabilir.
Örneğin, mükemmel bir hırsız veya mükemmel bir işkenceci olabilirsiniz. Dört dörtlük bir seri katil olmanızda mümkün. Mükemmel derecede sahtekarlık yapabilirsiniz.
Quasimodo gibi bir görüntüye sahip olmanız, dünya güzeli bir karakter taşımanızı ( !) engellemez.
Yanlış anlaşılmasın, Quasimodo ve işkence yapan adi şerefsizleri aynı kefeye koymuyorum.
Einstein' nın relativite teorisiyle de alakalı bir durum. Yer-Zaman, falan-filan... :)
10 Şubat 2009 Salı
Laf Olsun,Torba Dolsun- Ekleme
Aşağıda sözünü ettiğim " SANSÜR " konusunda ilginç bir gelişme oldu. Bağlantısını da vermiş olduğum bu garip söyleşi, sessiz sedasız silinmiş.
:)
06 Şubat 2009 Cuma
Fotoğraf Üzerine Videolar
http://www.youtube.com/profile?user=Rangefindergeneral&view=videos
Seyredilmesi gereken bazı videolar.
03 Şubat 2009 Salı
Laf Olsun, torba dolsun veya Hurafeler-Hurafeler-Hurafeler...
http://www.fotoritim.com/yazi/internette-chat--gultekin-cizgen-orhan-cem-cetin-tahir-un
1 Şubat gecesi, yukarıda bağlantısını verdiğim bu "muhteşem" söyleşinin altına kızgın bir okuyucu olarak bir yorum bıraktım:
,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,
... Ne kadar da içi " boş " bir söyleşi.
Tebrikler.
:(
...
,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,
Şu ana kadar yayınlanmadı. Yani, sansüre uğradı.
Gültekin Çizgen gibi, fotoğrafsal ırkçılık yapan, fotoğrafsal bir yobazın, işkembeden salladığı
hurafeleri düzenli bir şekilde yayınlayan bu sanal fotoğraf dergisi
Sınırsız Fotoğrafçılar Grubu'na
ait bir oluşum.
Takdir sizin.
:)
02 Şubat 2009 Pazartesi
Çizerim Ha !
Az kaldı, cebinden çakısını çıkarıp, Peres'i ve moderatörü çizecekti, abimiz...
Nedense aklıma Malkoçoğlu geldi birden...
Cık cık cık...
Moderatörle de nerdeyse birbirlerine el-ense çekiyorlardı.
18 Ocak 2009 Pazar
Irkçılık yapan...
hastadır,
komplekslidir,
zayıfdır,
zavallıdır,
gerizekalıdır,
aptaldır,
salaktır,
iğrençtir,
asalaktır,
bencildir,
gıcıkdır,
beyinsizdir,
angutdur,
uyuzdur,
bilgisizdir,
cahildir,
çirkindir,
görgüsüzdür,
kabadır,
çirkefdir,
manyaktır,
psikopattır,
sapıktır,
ezikdir,
bunalımlıdır,
aşağılıktır,
gerzekdir,
iktidarsızdır,
çürükdür,
boşdur,
sıkıcıdır,
gereksizdir,
manasızdır,
sadisttir,
dönekdir,
ikiyüzlüdür,
yalakadır,
yalancıdır,
vicdansızdır,
merhametsizdir,
zorbadır,
beceriksizdir,
kıskançdır,
tutarsızdır,
bilinçsizdir,
yüzsüzdür,
liste devam edecek...
10 Ocak 2009 Cumartesi
O Gün Bizde Vurulduk

Yaratıcı Direniş Atölyesi Hrant Dink'in vurulduğu anı İstanbul'un değişik yerlerinde canlandırıyor.
Konuyla ilgili haber:
http://www.taraf.com.tr/haber/25314.htm
2007' de gerçekleştirilen sanatsal eylemlerin videoları için:
http://www.ydnedir.de.ki/
Ne kadar duyarsız, korkak ve ezilmiş bir toplum olduğumuzun görüntüleri bunlar.
Yanıbaşınızda bir insan aniden yere yığılıyor ve siz öküzün trene baktığı gibi bakıyorsunuz.
Bravo :(
09 Ocak 2009 Cuma
27 Aralık 2008 Cumartesi
Hokkabaz, Sibop ve Kralın Soytarıları
isimli filmi vizyona girmiş. Ben çok daha eski zamanlara dönüp :)
HOKKABAZ isimli film üzerinden bir kaç kelam etmek isterim.
2006 senesinin sonuna doğru daha beyaz perdeye düşmeden sansasyonlara,
tartışmalara, kavga, dövüşlere, mahkemelere sebep olmuştu bu film.
Televizyonda ' A(yak) takımı ' isimli bir iğrençliğe imza atan, yaptığı hiç birşeyi
tasvip etmediğim, kendisinden kesinlikle haz almadığım bir kişilik, senaryonun
çalıntı olduğunu iddia etmişti, falan,fişmekan...
Senaryonun yabancı filmlerden aşırma olduğunu iddia edenlerde vardı. Ben bu konulara
girmeyeceğim. Beni kesinlikle ilgilendirmeyen, magazin tarafları bunlar.
Ortada bir gerçek varsa, o da filmin öyküsünün, ana temasının gerçekten güzel olduğudur.
Senaryoda bulunan bazı sorunlu noktaların ( bu her senaryo için geçerlidir.Kağıt üzerinde
mükemmel bir metin, kamera önünde tökezleyebilir ) çekim esnasında bertaraf edilmemesi
sanırım iki yönetmenle alakalı bir durum. İki tane yarım yönetmen bir tam yönetmen olmuyor, ne yazık ki.
Öyküyü, karakterleri analiz eden bazı yazılar var. Benim en çok ilgimi çeken buydu:
http://www.psikiyatrivehayat.com/hokkabaz.htm
( Dr.Kubilay Boğoçlu Psikiyatri Uzmanı )
Filmin en büyük sorunu bana kalırsa, oyuncular. Cem Yılmaz kesinlikle rolünün
hakkını veremiyor. Muazzam derecede yetersiz. Bir aktörde olması gereken temel araç-
gereçlerden yoksun. Bir kedinin kıvraklığı yerine, porselen dükkanına girmiş bir filin çaresizliği
hakim devinimlerine. Feci halde bir yontulmamışlık var. Repliklerde bir çok defa, Cem Yılmaz
artikülasyon, fonetik,diksiyon dersleri alsa fena olmaz, diye düşünmek zorunda kalıyorsunuz.
Babası rolündeki Mazhar Alanson, çok büyük bir vurdumduymazlık, umursamazlık içinde hareket ediyor kamera önünde. Bu umursamazlık, karaktere özgü bir davranış olarak değil de, MFÖ'den tanıdığımız Mazhar'ın serbestliği, pervasızlığı daha çok. Tiyatro/Konservatuar eğitimli Alanson' a gem vurabilecek, gerektiğinde mahmuzlayabilecek bir yönetmenin eksikliği yine kendisini belli ediyor.
Özlem Tekin' in performansını değerlendirmek imkansız, çünkü ortada performans yok. Koskoca filmin içinde yabancı madde gibi duruyor.
Filmin tek ışık kaynağı, Maradona rolündeki Tuna Orhan. Kendisi sadece '' 10 numara bir arkadaş'' değil, aynı zamanda '' 10 numara bir aktör''. Aktörlük kıstaslarına uygun bir şekilde, senaryo/yönetmen/oyun partneri yetersizliklerine rağmen, eli-ayağı düzgün bir performans sergileyen Tuna Orhan, yanlış hatırlamıyorsam, bu rolü için bir ödül de almıştı.
Tuna Orhan'dan söz etmişken, Ahmet Uğurlu' yu anımsamamak olmaz. Boşuna dememişler '' Oğlan dayıya, kız halaya çeker '' diye. Türk sineması ve tiyatrosunun Medar-I İftiharı olan usta aktörün daha da çok uluslararası çalışmalara imza atması gerek. Dünya sineması ve tiyatrosunda sahne alması gereken müthiş bir yetenek, zeka ve görüntüye sahip kendisi ( kamera onu seviyor ).
Şimdi, elmalarla armutları karşılaştırdığımı düşünenler olabilir. Cem Yılmaz stand-up komedyeni, Ahmet Uğurlu ve Tuna Orhan aktör, karşılaştıramazsın diye itiraz edenlere ancak şunu diyebilirim:
Cem Yılmaz, ne elma, ne de armuttur. Cem Yılmaz bir ayvadır.
Nasıl yani? diyenlere:
Cem Yılmaz, sahnede, televizyonda, bilimum ortamlarda espri yapan, fıkra anlatan bir insandır.
Stand-Up komedyeni değildir.
Kavram karmaşıklığını üst düzeyde icra eden bir ülkenin toplumu olarak, Türk toplumu Stand-Up Komedyeni etiketini her espri yapan, fıkra anlatan kişiye yapıştırabilmektedir.
Türkiye'de bu etiketi hak etmedikleri halde taşıyan kişiler, olsa olsa Kralın Soytarılarıdır.
Kralın Soytarıları, sanılanın aksine, kayıtsız-şartsız krala hizmet için vardır. İktidar ve ezilen,sömürülen halkın arasında bir emniyet sibobudur.
İktidarı korumak ve yüceltmek tek varlık sebebidir.
Stand-Up Komedyeni ise zenginlerin sofrasından sebeplenmez, iktidarı, otoriteyi kötüye kullananları kınar ve bunu topluma haykırır.
İktidarın düzenine çomak sokar.
Dinleyen kişi olarak, sinirlenir, kızar,hop oturur, hop kalkarsınız. Söyledikleri acı verir. Kırmızı bez karşısında kendinden geçen boğaya dönersiniz.
Stand-Up Komedyenlerinin ömrü kısa olur. Kariyer yapamazlar. Milyonları cebe atamazlar.
Ziftlenip, göbek bağlayamazlar.
Bir örnek mi verelim?
Lenny Bruce: http://en.wikipedia.org/wiki/Lenny_Bruce
http://www.youtube.com/watch?v=TCmfEWDU7pQ ( müthiş videolar )
http://ubqtous.com/index.cfm?Content=LennyBruce ( en kapsamlı site )
1974 senesinde yönetmen Bob Fosse, Dustin Hoffman'ın insanüstü bir performans ile Lenny Bruce' i canlandırdığı Lenny isimli harika bir film çekti.
http://www.youtube.com/watch?v=XiBy3wAEOn8&feature=related
http://www.youtube.com/watch?v=MrZhXf0-id8&NR=1
21 Aralık 2008 Pazar
Bürgergeld - Vatandaşlık Parası
Arbeit Macht Frei. Nazi Toplama Kamplarının Girişinde bulunan Parola.
,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,
Almanya'da ve Avrupa'nın bazı diğer ülkelerinde son zamanlarda Vatandaşlık Parası ile ilgili tartışmalar artıyor.
Bu fikrin savunucuları, devletlerin vatandaşlarına çalışmalarına gerek olmadan geçimlerini sağlayabilecekleri asgari bir ''maaş'' bağlamasını talep ediyorlar.
Bu destek sayesinde vatandaş hiç bir şekilde çalışmasa da, yaşamını sürdürebilecek bir maddi özgürlüğe sahip olacak.
Biliyorum, Türkiye'de de buna benzer bir fikri ortaya atanlar var ama, bana kalırsa bu tipler daha çok "Trittbrettfahrer'' kategorisine giriyor. Böyle bir fikri '' Biz iktidara gelirsek.. '' gibi cümlelerle ortaya atarsanız, sizi hiç kimsenin ciddiye almasını beklemeyin, çünkü hak etmiyorsunuz.
Avrupa'da bu tezi savunanlar, biraz daha ciddi insanlar. Bilim adamları, ekonomi de söz sahibi olan kişiler, uzmanlar ve benzerleri.
Ekonominin nabzını tutan insanlar yani.
Teknoloji gün geçtikçe ilerliyor. İnsanların yaptığı çoğu işler artık robotlar ve benzeri yardımcı araç-gereçler tarafından üstleniyor. Japonya' da artık hizmetkar robotlar gündelik yaşamda yerlerini alıyorlar. Ev işlerini, yaşlıların ve çocukların bakımını ve benzer sorumlulukları sorunsuzca halledebilecek donanıma sahip olan bu robotlar yakın bir zamanda daha da gelişerek bizim hayatımızda da yer alacaklar.
Yakın tarihimizin en kafalı alman filozoflarından Hannah Arendt ' Uns geht die Arbeit aus - İşimiz tükeniyor " gibi karamsar ve olumsuz bir yaklaşım ortaya koymaktadır. (Vita activa oder Vom tätigen Leben,1960 )
Ben bütün bu gelişmeleri daha olumlu buluyorum. Yaşadığımız bu süreci sadece doğal bir gelişimin sonucu olarak görüyorum.
Eskiden atla, deveyle seyahat ediyorduk, şimdi ise araba, tren ve uçaklar ile. Yakın bir tarihte uçan arabalar piyasaya gelecek. Bizler tatilde artık Ay'a uçacağız.
Kıssadan hisse,
Devrim
(yani ben)
Evrim' i seviyor
:)
06 Aralık 2008 Cumartesi
değil dünyayı, güneşi bile...

Yıl 1972. Şubat ayının en soğuk günlerinden birinde, bir pazar günü,
küçük bir anadolu kasabasının devlet hastanesinde bir doğum gerçekleşmektedir.
Sürgün sebebiyle bu hastanede görev yapan başhekim, babası bir başka sürgün kurbanı
bir öğretmen olan bebeğin dünyaya gelişini, yılların verdiği tecrübe ile, en kusursuz şekilde
hazırlamaktadır.
Hem anne adayını rahatlatmak, hem de diğer hastaları huzursuz etmemek için, radyonun
sesinin yükseltilmesini ister.
Büyük üstat Ali Ekber Çiçek, sözleri Sadık Doğanay' a ait olan muhteşem bir türkü ile
hastaneyi çınlatırken, kendisine o anda dünyanın en küçük, miniminnacık vokalisti de eşlik etmektedir.
el vurup yaremi incitme tabip
bilmem sıhhat bulmaz hicraneler var
dert vuran yareme neylersin derman
her can kabul etmez viraneler var
vay dünya dünya fanisin dünya
vay dünya dünya fanisin dünya
yalan ile yalan olansın dünya, kanansın dünya
dert ehli olanlar insana gelir, mürşide gelir
elbette arıyan dermanını bulur
sadık der ki kimde ne var kim bilir
geşt-ü güzar ettim elde neler var
vay dünya dünya fanisin dünya
vay dünya dünya daimsin dünya
aşk ile pervane dönensin dünya, yanansın dünya
can ile cananı alansın dünya
Hemşirelerden biri, bebeği yıkamak için alır. " Komünistin oğlu yaşamasın " düşüncesiyle,
ana rahminden saniyeler önce çıkmış olan bebeği buz gibi soğuk suya sokmak üzereyken,
başhekim elini tutar, suyu kontrol eder ve anında hemşireye okkalı bir tokat yapıştırır.
Anne ve baba daha sonraları,
" Ulaş Bardakçı'yı bardak yaptık, senin oğlunuda..." gibi sözlü saldırılara maruz kalacaktır.
Ben o babanın yerinde olsam, değil dünyayı, güneşi bile yakardım...
http://www.youtube.com/watch?v=4zXf2RIRSMM
30 Kasım 2008 Pazar
27 Kasım 2008 Perşembe
Vaktinde Gel Sevgilim
m: Sen fotoğrafda çekiyomusun?
udk: Hııımm, evet.
m: Dijital mı çekiyon?
udk: Çoğunlukla dijital ama, isteyen olursa, filmlide çe...
m: Düğün de çekiyon mu?
udk: Çok özel insanlar söz konusuysa, yani akraba, eş-dost olursa. Yoksa çekmiyorum.
m: Hımmm.
udk: Düğün mü var, varsa tavsiye edebileceğim meslektaşlar var, düğün çekimleri yapan...
m: Yok, yok. Öylesine sordum. Yaaa, bana kartvizit lazım. Yapıyosun demi?
udk: Hıııı, yaparız. Özel mi, iş mi ?
m: Eeeee, farketmez yaaa.
udk: Nasıl bir şey olacak,sadece özel bilgilerin mi yer alacak, yoksa yaptığın işle ilgili mi, kurumsal mı?
Kafanda belli bir tasarım var mı?
m: Yoook, bu senin işin değil mi? Usta sensin abi!
udk: Elinde örnek var mı , şöyle veya böyle olsun diyebileceğin, ya da benim şimdiye kadar yaptıklarıma ve arşivimdeki hazır şablonlara bir bak istersen...
m: Yok, yok. Hazır olmasın. Bana çok orijinal olsun. Herkesde olmayan bişi.
Aradan 1,5 saat geçer. Asgari düzeyde gerekli bilgiler müşterinin ağzından kerpetenle alınmıştır. Müşteri en kaliteli kağıda, 350g parlak, firmasına özel tasarım yapılmasını istediği kartvizitler ( 2500 tane ) için ortalama 25-30 Euro fiyat biçmektedir :) Otomatlarda ve Copy-Shop' larda böyledir ya. Corporate Design davası nedense özellikle Türk müşterileri ilgilendirmez. Sanırım fiyatla alakalı bir şey.
Müşteri bir kaç kere daha gelir, sonunda beğendiği bir tasarım baskıya gider.
..............................................
m: Bana Flyer lazım.
udk: Hangi format, ebatlar ne olacak?
m: Avucum büyüklüğünde, her gün sokakta dağıtılanlardan.
Yine saatler geçer, yine kerpeten.
Gerekli bilgiler alınır. A6, 4/4 renkli, 250g, 5000 tane, fiyat söylenir.
Aslında fiyat listesi önceden gösterilir ama, müşteri pek ilgi göstermez.
m: Abooov, çok pahalı yahu.. O zaman 4000 tane yapalım, fiyatı yarılayalım. ( Pazarlığa bak :)
Matbaa dünyası üzerine, vergiler, ekonomi gibi konularda dahil olmak üzere kapsamlı bir konuşma.
A6, 2/2 renkli, 100g, 6000 tane, tasarım baskıya gider.
...............................................................................................
m: Albüm çıkaracam ( müzik albümü, arkadaş müzisyen ). Fotoğraf lazım, kaça çekersin?
udk: Bilmem, detaylara bağlı. Sen kimsin, müzik tarzın nedir, albümde yer alan eserlerin, hem müzik, hem de sözler açısından genelinde ve detaylarında yatan mesaj nedir, nasıl bir tarz çekim düşünüyorsun sen, grafik/tasarım açısından neye karar verildi, Kırmızı çizgisi nedir bu albümün, buna bağlantılı olarak proje tasarlanır, nerede, nasıl, neyi veya kimi çekeceğiz, bütün bunları toparladıktan sonra fiyat verebilirim.
Hepsinden de önemlisi, albümü/ albümde yer alacak parçaları dinlemem lazım. Eğer varsa, daha önceki albümleride görmem, dinlemem gerek. Ondan sonra nasıl yapabileceğimiz ortaya çıkar.
m: Ne alakası var bunların? Altı-üstü bir kaç tane fotoğraf çekilecek.
( Herhalde vesikalık çektirmek istiyor )
........................................................................................
En sevdiklerim ise, yumurta şeyin ağzına gelince, gelen müşteriler.
Hani ben, bütün gün elim apışımda boş boş oturuyorum ya, ya da kendilerinden başka müşteri işleri onlar gelince otomatikmen kenara itiliyormuş gibi.
udk: Ne zamana kadar lazım?
m: Düne kadar!
Yapmayın gözüm, yapmayın. Siz de biliyorsunuz ki, acele işe şeytan karışır. İki ayağımızı bir pabuca soktunuz mu, hatalı şeyler ortaya çıkar. Hem siz kaybedersiniz, hem de ben.
Orhan Baba ne demiş:
Ne aşkıma inanır ne çağrıma uyarsın
Vaktinde gel sevgilim geç kalmış olmayasın
Kara haber tez gelir sende bir gün duyarsın
Vaktinde gel sevgilim geç kalmış olmayasın
Kim yenmiş ki dünyada ben yeneyim kaderi
Seviyor bekliyorum seni yıllardan beri
Aşk mevsimi gidince bir daha dönmez geri
Vaktinde gel sevgilim geç kalmış olmayasın
http://www.youtube.com/watch?v=XAgHXrDeNFc
17 Kasım 2008 Pazartesi
Image Fulgurator

Julius von Bismarck çok ilginç bir alet icad etmiş. Kendi fotoğraf makinesine yaptığı modifikasyon ile diğer fotoğrafçıların çalışmalarını manipüle edebiliyor.
Daha doğrusu fotoğrafı çekilen şeyi (yani nesneyi,kişiyi, veya her neyse) manipüle ediyor.
Örnek: Obama Berlin'de konuşurken, Bismarck, elindeki aparat ile konuşmanın yapıldığı kürsüye haç simgesi yansıtıyor.
O anda gözle görülmeyen bu yansıma, diğer fotoğrafçıların o anda çektiği fotoğraflarda ortaya çıkıyor.
Julius von Bismarck buluşunun patentini almış, şu anda kendisinden almak isteyenlere vermiyor ama, bir süre sonra taklitleri ortaya çıkacak.
Sanatsal çalışmalar için çok ilginç olan bu teknik ard niyetli bir şekilde kullanıldığında ( sözüm reklamcılara ! ) bazı fotoğrafçıların başını ağrıtacak gibi gözüküyor.
İsmi Image Fulgurator olan bu alet ve Julius von Bismarck hakkında bilgi isterseniz:
http://www.juliusvonbismarck.com
16 Kasım 2008 Pazar
Ayna
Ne kadar da çok severiz, başka insanları eleştirmeyi. Herkese, herşeye söyleyecek bir sözümüz vardır mutlaka.
Siyaseti, sporu, ekonomiyi, sağlığı, sanatı, yemek yapmayı ve daha bir çok şeyi herkesden daha iyi biliriz.
Lafla peynir gemisi yürütme performansımız dilleri destandır.
Estetik, görgü, ahlak, terbiye kurallarını yemiş, yalamış, yutmuşuzdur.
Namus, şeref, dürüstlük...
Hele şu "dürüstlük" yok mu?
Tapusu sadece bizdedir.
Özeleştiri kültürü lugatımızda yer almaz. Sokmaya çalışanlarda düşmanımızdır.
............................................................................................
Ne diyim,
" Bir anamı doğru bilirdim, onu da babamla yakaladım " diye güzel bir söz var...
Neyse, fazla uzatmıyım...
Ben gidip bir aynaya bakiim...
11 Kasım 2008 Salı
James
Halbuki seneler önce usta aktör Timothy Dalton oynadığı The Living Daylights ve Licence to Kill isimli filmlerde, orijinaline ( romandaki karaktere ) en yakın, en ciddi yaklaşımı sergilemişti. Aktörlük kıstaslarına göre en yüksek performansı gösteren ne Sean Connery, ne Roger Moore, ne de bir başkasıdır. Gelmiş, geçmiş en iyi karakter çalışması ve sergilenmesi Timothy Dalton' a aittir.
1968 senesinde Albert Broccoli, Bond rolünü Connery'den devralmasını ister,Dalton'dan. Dalton kabul etmez. Daha edebi film çalışmalarına öncelik verir. Tiyatroya ve özellikle de Shakespeare üzerine yoğunlaşır ( Royal Shakespeare Company).
Teklifler senelerce ısrarlı bir şekilde devam eder. Dalton, şartlar ileri sürer ve nihayetinde rolü kabul eder.İki filmden sonrada yine kendi isteğiyle bırakır.
İster Pierce Brosnan, ister Daniel Craig, hiç birisi de usta aktörün eline su dökemiyor, ne yazık ki :)
Obama'nın başarısından sonra ise, James Bond' un renk ( lafa bak ! Bu beyaz, ırkçı köpekler niye böyle köpek oluyor? ) değiştirebileceği söyleniyor.
Bana kalsa, 8 yıl sonra Obama'ya oynatırım James'i.
hihihi
( Kötü adamda Putin olabilir )
hehehe
Edit: Daha önce yüklediğim fotoları sildim. Onların yerine :
http://images.google.de/images?hl=de&q=Obama&btnG=Bilder-Suche&gbv=2
http://images.google.de/images?gbv=2&hl=de&q=putin&btnG=Bilder-Suche
Hem siz daha çok fotoğraf görebilirsiniz konuyla ilgili olarak, hem de ben sivrizeka avukatlardan paçayı kurtarmış olurum böylece :)
04 Kasım 2008 Salı
Fotoğrafın Karanlık Tarafı

...
Bu yazıyı, sayın Erdal Kınacı'nın Fotoritim dergisinde yayınlanan '' Işığı Hapsetmek'' isimli yazısına ithafen yazdım.
http://www.fotoritim.com/yazi/erdal-kinaci-bakis--isigi-hapsetmek
Avrupa Birliği bu kanunu şimdi bütün üye ülkelerde hayata geçirmeye çalışıyor. Böylece bütün üye ülkelerde bu katliamı inkar etmek, yalanlamak kanunen suç kapsamına girecek. Buna, Avrupa'nın aydınları şiddetle karşı çıkmaktalar.
Bu kişiler aşırı, sağ görüşlü değiller. Bu entellektüellere göre, böyle bir konuda ancak tarihçiler belirli kıstasları koyabilirler. Onlara göre bir herhangi bir devletin veya bir hükümetin böyle durumlarda nihai saptamalarda veya cezai yaptırımlarda bulunması mümkün olamaz.
İfade özgürlüğünden de öte, bu tür yasaklamaların daha vahim sonuçlar yaratacağı gün gibi ortada. Buna en güzel veya en yakın örnek, Türkiye. Kanunlar, cezai yaptırımlar yardımı ile putlaştırmaya çalıştığımız insanların ve kurumların bundan daha büyük zarar gördüğü, yıprandığı, anlaşılmadığı ve sonuç olarak kabul görmediği, reddedildiği veya en azından yanlış algılandığı her gün yeniden tescilleniyor. Bu da, karanlık emelleri olan aşırı milliyetçilerin, radikal görüşlü tiplerin ekmeğine yağ sürmekten başka birşeye yaramıyor, ne yazık ki.
Sayın Erdal Kınacı' nın yazısında sözünü ettiği kanunlar, cezai yaptırımlar boyalı basın ( paparazzi ), günlük haber fotoğrafları veya benzeri sıradan fotoğraflar için geçerli olabilir. Ama bir sanatçı tarafından ortaya konulan, sanatsal içerikli çalışmalar için geçerli olamayacağını düşünüyorum.
Bu çalışmaların ne kadar iyi veya kötü olduğu ancak ve ancak konuya hakim olan uzmanların, bilirkişilerin ve diğer ilgili reseptörlerin takdirine kalmış bir tartışma konusudur.
Zurnanın zart dediği bir başka yere geliyoruz böylece.
Acaba, Türkiye' de bu gibi durumlarda karar yerine geçecek saptamalarda, önerilerde bulunabilecek, en azından tartışmalara gerçek anlamda yön verebilecek uzmanlar, bilirkişiler veya sanatsal yetkinliğe sahip kişiler var mı?
Türk Fotoğrafı' nın evrensel anlamda tek temsilcisi "Ben, dikiş makinesiyle bile fotoğraf çekerim!" gibi yanlış anlaşılmalara meyil verebilecek tuhaf açıklamalarda bulunabiliyorsa,
" Hocaların hocası, Duayen" gibi ünvanlara sahip, akademik eğitimde yön belirleyen bir kişi, evrensel çapta kabul görmüş başka sanat dallarına yönelik dogmatik fikirler savunabiliyorsa,
Türk Fotoğrafını temsil etmek gibi büyük bir misyonu üstlenmiş olan belli başlı kurumlar, dernekler veya benzeri kuruluşlar, fotoğrafı ve fotoğrafçıyı ne idüğü belirsiz, şaibeli yarışmalara peşkeş çekmekle meşgul ise,
( Bunların arasında mutlaka doğru ve dürüst olanlarda var elbette, onları tenzih ederim- kimse kalkıp, "sen bütün yarışmalara ve misyonu doğru olanlara laf ediyorsun" demesin )
Bir Fotoğraf Fakültesinde eğitim veren, misyon taşıyan bir kurumda yöneticilik yapmış bir "fotoğrafçı" eğer böyle bir yarışmaya çalıntı bir fotoğrafla katılıp, derece alabiliyorsa,
İstanbul' da falan-fişmekan bir belediyenin düzenlediği '' en güzel lale fotoğrafı'' yarışmasında ecük-bücük ( ve hatta çalıntı ) fotoğraflara para dağıtan bir jürinin üyeleri isim sahibi, veya fotoğraf eğitimcisi olarak piyasada dolaşabiliyorsa,
insan ister istemez bazılarının Gücün ( Fotoğrafın ) karanlık tarafında olduğunu düşünebiliyor.
Her ne kadar, piyasada Darth Sidious'lar, Darth Vader'ler fink atsa da,
''Yoda'' olmasalar bile, lazer ışınlı kılıçları ile kutsal inekleri kesmekten kaçınmayan Jedi'ların varlığı bayağı rahatlatıcı.
Türk Fotoğrafı ölmemiş, ölmeyecek ama, son zamanlarda çok pis kokuyor.
24 Ekim 2008 Cuma
Faydalı Bağlantılar

...
http://www.meren.org/blog/
A. Murat Eren, fotoğraf üzerine bayağı kafa yoran bir insan. Ufkunuzun açılmasını istiyorsanız, okuyun, şiddetle tavsiye ediyorum :)
http://www.hakkiceylan.com/
Hakkı Ceylan, özellikle HDR konusunda çok ciddi çalışmalarda ve paylaşımlarda bulunan bir başka fotoğraf sevdalısı.
Diğer konulardaki tespitleri de kayda değer. Okumakta fayda var.
http://www.fotokritik.com/kullanici/singmus / http://photo.net/photos/mkduzgoren
Mustafa Kemal Düzgören, dijital düzenleme ve son zamanlarda Kızılötesi ( IR ) alanında yaptığı çalışmalarla, tekniğini, bilgi ve birikimini çok cömertçe paylaşan başka bir değerli insan. Çalışmalarını takip edip, feyz almakta ve öğrenmekte yarar var.
Zamanla diğer önemli ve faydalı bağlantıları paylaşmaya devam edeceğim. Faydalı bağlantılar listesine bakmanızı rica ederim.
...
Ruhtaki Edepsizlik ve Diyalektiğin Dibe Vurduğu Anlar
Daha önce bir forumda bu konuyla ilgili olarak rahatsızlığımı dile getirmiştim. Ufak bir ekleme yaparak yayınlıyorum.
RUHTAKİ EDEPSİZLİK ÖNCE DİLDEN SIZAR
..........................................................................................................................................................................
Son zamanlarda forum sayfalarında gittikçe artan iletişim bozukluğunun anasayfa ile ilgili sorunların daha da üstüne çıktığını düşünüyorum.
Konu başlıkları altında yapılan yazışmalar esnasında iletişimi koparan en büyük hatalardan biri de, insanların birbirine hitap şekli.
Adı, soyadı açık şekilde yazılmış olan bir kullanıcıya:
sadece rumuzuyla hitap etmek
karşınızdaki kişi daha önce mesafeyi belirlemişse ( siz ), bunu kaale almayıp mesafeyi aşmak ( sen )
Diyalog kurduğumuz kişinin yaşına, cinsiyetine, sosyal rolüne uygun olmayan hitap şekli ( örneğin, sizden
-
yaş olarak büyük olan birisine sadece adı ile hitap ( Aramızdaki mesafeye uygun olarak Sevgi değil, Sevgi Hanım – Ahmet değil, Ahmet Bey / Mesafe var ise, soyadı ile tabii ki )
Karşınızdakine sadece soyadı ile hitap etmek: Karasungur! ( Doğrusu, Sayın Karasungur )
Sayın kelimesini kısaltarak, adı ile küçük yazarak birleştirmek ( sn. Ulaş )
Ya çok büyük cahilliktir, ya da karşınızdaki insanı küçümsemek ve ona hakaret etmektir.
Çok uzun yazıp kimseyi bunaltmak veya kızdırmak istemiyorum. Umarım vermek istediğim mesajı
anlatabilmişimdir.
İlgi duyulduğu taktirde, internette bu konuyla ( görgü ve nezaket kuralları ) alakalı bir çok kaynak bulunabilir.
Diyalektiğin Dibe Vurduğu Anlar
Belli bir konu hakkında fikir alış-verişinde bulunmak, tartışmak istiyorsunuz. Ve diyelim ki bunu, bir fotoğraf paylaşım sitesinin forum sayfalarında denemeye karar verdiniz. Ne yazık ki bu tür platformlarda tartışmayı istediğiniz kişileri seçme hakkınız yoktur. Karşınızdaki tartışma partnerinizin ( ! ) konuya vakıf olmadığını anlamanın ipuçları:
Sizin sorularınıza, savlarınıza cevap vermek yerine,
dini konulardan, kutsal kitaplardan örnekler vermeye çalışır ( Din, Allah, Peygamber, kitabımız şöyle buyurmuş...gibi )
Milliyetçilik ayaklarına yatar ( Sen Türk değilmisin, Sende Türk kanı yok, falan filan )
Sizin kaşınıza, gözünüze hatta çorabınıza sataşmaya başlar.
En son olarak, önce gizlice, takibinde açıkça tehdit etmeye başlar.
İletişim bozukluğu yaşayan bu psikopatları bizim tedavi etmemiz mümkün olmadığı için, ( Böyle platformlarda ekrandan ekrana tedavi imkansızdır ) en ufak işarette tartışmaya son vermek gerek.
Bu psikopatlar Fotoğrafın Zombilerinin Ordusunun en çok mide bulandıran neferleri olmaya adaydırlar.
Bu tipler doğal olarak '' Fotoğrafsal Irkçılık '' ta da yetenekli ve tecrübelidirler .
Fotoğrafsal Irkçılık terimini ilk ortaya atan kişi sanırım benim. Ne anlama geldiğini sonraki yazılarımdan birinde açıklamaya çalışacağım.
...
...Pozitif Proflar...
Bundan bir kaç gün önce bir tv programında iki profesör sohbet ediyordu.Bu sefer ki konu '' Positivizm '' idi. Ya da değil di, ben yanlış anlamışda olabilirim. Konuk felsefe hocası profumuz kendisine sorulan '' Positivizm nedir? '' sorusuna kısa ve mantıklı bir şekilde cevap vermek yerine, lafı sürekli hırıstiyanların bu konudaki başarısızlığına, islamın yüceliğine getirdi. Ama sanmayın ki, bu savını elle tutulur, anlaşılır, en azından yenilir ve yutulur argümanlarla desteklesin. Hayır, ezber şovu yapan bir papağan gibi, sürekli aynı cümleleri tekrarlayıp durdu.
Yarım saatlik bir program boşu boşuna heder oldu, gitti. Bu şekilde ziyan olan sadece tv programları olmasa gerek. İddiasına varım, bazı derslerde bu şekilde boşa kürek sallamakla geçiyor.
'' Positivizm nedir? '' merak edenler için:
Buradan başlayabilirsiniz > http://tr.wikipedia.org/wiki/Pozitivizm
22 Ekim 2008 Çarşamba
TÜRK FOTOĞRAFINDAN ESNAF MANZARALARI

Erdal Kınacı'nın tutuklanması sebebiyle açılan forum sayfalarına ve yazılan yazılara ithafen bazı notlar düşmüştüm. Bunlardan seçmeler:
Erdal Kınacı, tartışma konusu olan fotoğraflarıyla ve özellikle bu son hadiseyle birlikte aslında
TÜRK FOTOĞRAF ESNAFININ fotoğrafını çekti ve sergilemekte şu anda.
Hani şu belgesel fotoğrafçı olduğunu iddia eden, çektiği '' belgesel'' fotoğraflar etliye-sütlüye karışmayan, turist kartpostalları tadında olan, Erdal Kınacı'yı çektiği fotoğraflardan dolayı etik olmamakla suçlayan, daha da ileri gidip '' vatan haini'' ilan eden, ''ben bu işe yıllarımı verdim, Türk Fotoğrafına olan katkım ölçülemez, tartışılamaz'' içerikli/alt metinli ifadeler kullanan ama,
belgesel fotoğrafçılığın haber fotoğrafçılığı ile etle-tırnak olduğunu bilemeyecek veya kabul edemeyecek kadar cahil/artniyetli olan, omurgasız yaratıklar var ya, işte onların fotoğrafıdır bu yaşananlar.
Fotoğraf özgürdür, özgür kalmalıdır !
,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,
Türk Fotoğrafı için felaket dönemidir bu yaşananlar. Hiç kuşkusuz, fotoğraf tarihine kara bir sayfa olarak geçecektir.
Daha önce vermiş olduğum 2 örnek fotoğrafı baz alarak, basın özgürlüğü ve telif hakları ayrımı
ile ilgili sormak isterim:
Eğer Erdal Kınacı bu fotoğrafları sarı basın kartı sahibi olarak çekmiş olsaydı, bunlar başına gelmez miydi?
Belge ve sanat değeri taşıyan bu fotoğraflar daha mı değerli ve önemli olurlardı, bu suretlede bir tür dokunulmazlıkları mı olurdu?
'' Şeriatın kestiği parmak acımaz '' tadında yorum yapanlara bir tek sözüm var. Şeriatın ( veya kanunun, nasıl isterseniz öyle algılayın ) parmak kesmeye hakkı yok. Bu durumda, parmak kesmekten de öte, kafa koparmaya çalışılıyor. Bu ülkenin tarihi yargısız infazlarla, insanlık ayıbı olan idamlarla dolu.
Söz konusu kanunlar, insanlar tarafından üretilmiş. Gökten zembille inmemiş. Kendisi mükemmel, yani kusursuz olmayan insanların yarattığı kanunların, kuralların kusursuz olmadığı aşikar. Demek ki, kusurlu olan şeyleri değiştirmek mümkün ve hatta gerekli.
'' Şu anda kanunlar böyle, o yüzden siz siz olun, çalıştığınız modellere kağıt imzalatın, ben sadece stüdyoda şöyle ya da böyle çalışıyorum'' demek ne kadar gerçekçi ve mantıklı?
Şu anda yürürlükte olan kanunları ince eleyip, sık dokuduğumuzda, sizinde o, ya da bu fotoğrafda duvara toslamayacağınızdan emin misiniz?
Farzedin ki, stüdyoda modelli çalışıyorsunuz. Fotoğraflar çekildi. Ürün tanıtımı yapıldı. Modellerin giydiği ceketlerden ( tanıtımı yapılan ürün değil ) birisinin üreticisi sizi mahkemeye verdi. Siz çekim yapılırken, markaların görünmemesine dikkat etmiştiniz, ama ceketin tasarımı, kesim şekli, kumaşı, rengi veya başka bir detayından ötürü, hangi marka olduğu ispatlanabiliyor. Ne olacak şimdi?
Bu sadece bir örnek. Gerektiğinde yüzlerce verebilirim. Sivri zekalılık yaparım, modelleri çırılçıplak çekerim, dediğinizi duyar gibiyim.
Bu sefer de medeniyetten, çağdaş düşünceden nasibini alamamış, cinsellikle çok büyük sorunları olan bir tip, bu çıplak fotoğraflara olan alerjisini, çocuk- aile kavramlarını sokarak, sizi savcılığa şikayet etti diyelim.Fotokritikte sıkça rastladığımız bu tipler, eninde sonunda sizi de bulurlar.
Ne olacak şimdi?
Çıplak ( ! ) fotoğraf demişken. Bütün bu olanlardan ve Erdal Kınacı`nın insanlık haklarının nasıl ayaklar altına alındığını ve ne tür tahribatlar yarattığını gören, bundan gaz alarak,
Niko Guido, Ufuk Kıray, Mehmet Turgut ve benzeri fotoğrafçılara aynı olumsuzlukları yaşatmak isteyen sapıklar türedi mi ne olacak?
Adamlar zaten fırsat belliyor. Eğer kanunlar bu sapıkların eline böyle imkanlar verebiliyorsa, bu kanunlarda bir yamukluk vardır.
Bugünden itibaren, fotoğraf makinasıyla sokağa çıkan kişi, potansiyel suçlu ve sapık damgasını yiyecektir. Toplumunun belki de yarısının bu gözle baktığı, damgaladığı fotoğrafçının ne kendine, ne de topluma bir yararı olacaktır.
İçinde yaşadığımız yüzyıl kendisini tamamen görüntüyle ifade eden, tanımlayan bir zaman dilimi. Bilgisayarımızdaki webcam' den tutunda, cep telefonumuzdaki kameralardan, içinde bulunduğumuz, özel veya kamuya açık türlü binalardaki güvenlik kameralarından, sokaktaki binlerce güvenlik kameralarıyla kuşatıldığımız bir yaşam içindeyiz.
Sadece bu sebepten dolayı bile, özellikle görüntümüzle ilgili olarak kişisel haklarımızın sınırlarını yeniden sorgulamamız, değerlendirmemiz gerekir.
Bazen öyle durumlar vardır ki, kişisel haklarımız, toplumsal sorumluluklarımız karşısında sus-pus olmalıdır. Erdal Kınacı'nın fotoğraflarıyla belgelediği durumlar gibi örneğin.
Türk Fotoğrafı için faaliyet gösterdiğini söyleyen, dernek ve federasyon benzeri kurumları ve organizasyonları göreve davet ediyorum bu bağlamda.
Fotoğraf özgürdür, özgür kalmalıdır !
-----------------------------------------------------------------------------------------------------
Sanat, her zaman bilimin, teknolojinin, gelenek ve göreneklerin, toplumsal kuralların, kanunların ve benzeri kavramların bir adım önündedir. Bütün dünyada geçerli olan bir '' sanatsal özgürlük'' kavramı vardır.
Diğer sanat dallarında olduğu gibi, fotoğraf sanatıda en büyük darbeyi yine fotoğrafçıdan yemektedir. Sanatın ''sınırsızlığını'' kavrayamamış olan, esnaf zihniyetiyle üreten ( dikkatinizi çekerim, yaratan demiyorum ), yaptığı işe getirilen her türlü yasaklamaya, kısıtlamaya kayıtsız-şartsız eyvallah diyen,sınırlar hayranı olan ( genellikle sanatsal yetenek ve birikimleride sınırlı tiplerdir ) fotoğrafçılardır bunlar.
Bu tipler '' Bekçi Murtaza '' olmaya pek yatkındırlar.
En küçük fırsatta Bekçi Murtaza ses ve görüntü verir.
Ve fotoğraf kirlenmeye başlar.
Yazdığım her yazıya olduğu gibi bu yazıya da tepkiler aldım.
Yazımda, Türk Fotoğrafına en büyük darbeyi vuranların fotoğraf esnafının olduğunu iddia etmedim.
'' esnaf zihniyetiyle üreten fotoğrafçılar'' diye yazmışım.
Her iki ifade arasında uçurumlar var.
Sen anlamıyorsun diye,
'' Ali topu tut ''
'' Baba bana bisiklet al ''
'' Ayşe ip atla ''
modunda yazma gibi bir mecburiyetim yok benim.
21 Ekim 2008 Salı
Doğrudan ve Sanatsal Fotoğrafçılık

"1945 yılı sonrasında fotoğraf dünyası, yapılan bilimsel çalışmalar, sempozyumlar ve benzeri akademik toplantılar sonucunda, fotoğrafın
’’ Doğrudan Fotoğrafçılık ’’ ve ’’ Sanatsal Fotoğrafçılık ’’ olarak ikiye ayrıldığına karar vermiş. Kabul edilen noktalardan belki de en önemlisi, ’’ Sanatsal Fotoğrafçılık’’ kategorisinde bulunan çalışmalara uygulanan işlemlerin, yapılan müdahalelerin her şeklinin mübah olduğu yönünde olmasıydı."
Üstteki cümleler alıntı değildir. Tamamen bana aittir. Son 15 yıl zarfında fotoğraf alanında edindiğim bilgilere, aldığım derslere, kişisel araştırmalarıma ve elde ettiğim tecrübelere dayanarak kurduğum cümlelerdir.
Şimdi gelelim bazı kaynaklara:
Beaumont Newhall / Geschichte der Photographie (almanca) The History of Photography ( ingilizce)
Fotoğraf tarihinin belki de en önemli yapıtı
Beaumont Newhall hakkında bilgi için :http://en.wikipedia.org/wiki/Beaumont_Newhall
Fédération Internationale de l'Art Photographique (FIAP)
http://www.fiap.net/
Deutscher Verband für Fotografie e.V. ( Alman Fotoğrafçılar Birliği )
( Fédération Internationale de l'Art Photographique (FIAP) üyesi )
Deutsche Gesellschaft für Photographie e.V.
Alman Fotoğraf Topluluğu
DGPh ve diğer uluslararası organizasyonlar tarafından gerçekleştirilen bilimsel, akademik çalışmaların sonuçlarının derlendiği yayınlar:
Publikationen der DGPh
Bücher ( Kitaplar )
DGPh-Tagungsband „Digitales Bild - Bildung des Digitalen, Band II“
frame # 1 - 1. Jahrbuch der Deutschen Gesellschaft für Photographie
DGPh-Tagungsband „Digitales Bild - Bildung des Digitalen“
Zwischen Wissenschaft und Kunst – 50 Jahre Deutsche Gesellschaft für Photographie
Fotografie im Zentrum – Centrum für Photographie (1999)
Otto-Steinert-Preis 1979 - 1998
30 Jahre Kulturpreis – Deutsche Gesellschaft für Photographie 1959
Zwischen Dokument und Abstraktion (1996)
Quo Vadis? Photographie in Medizin und Wissenschaft - Tagungsbände I bis
Zehn Jahre Deutsche Gesellschaft für Photographie e.V. 1951 – 1961
FORUM 150 Jahre Photographie
Hefte 1955 - 1970:
Prof. Dr. Robert Luther – zum Gedenken (1955)
Beiträge zur Frage des Urheberrechtsschutzes für die Photographie
Gefahren für die Photowirtschaft durch radioaktiven Atomzerfall (1956)
Albert Renger-Patzsch – Versuch einer Einordnung der Photographie (1960
Photographie und Wissenschaft (1961)
Von der Macht und Dienstbarkeit des Lichtes (1964)
Das Menschenbild in der Photographie (1965)
Photographie und Fernsehen – eine Dokumentation (1967)
Wo beginnt das Illigitime? Gedanken zur Spannweite der Photographie (1965)
Über das Schöpferische in der Photographie (1966)
Vom Sinn und Nutzen der Deutschen Gesellschaft für Photographie (1968)
Ausbildungswege zur Fotografie – Studie zur Situation der fotografische
Live-Photographie – eine neumodische Erfindung? (1969)
Grenze und Möglichkeiten der Photographie (1967)
Politiker, Photographen und die Pop-Generation (1970)
Schriftenreihe:
Band 1: "Die deutsche Photoliteratur 1839-1978"
Band 2: "Wie das Photo ins Buch kam" (1984)
Band 3: "Bibliographie der Photographie 1839-1984"
Band 4: "Fotografie Studium in Deutschland" (1993)
Konumuza en uygun çalışmalardan biri
DGPh-Tagungsband „Digitales Bild - Bildung des Digitalen, Band II“
2004 yılının kasım ayında gerçekleştirilen sempozyumun konusu ''High Dynamic Range Imaging“ (HDRI) „Image Based Lighting“ (IBL) idi. Bu tekniklerin fotoğrafta uygulanma ( pratik), akademik eğitimde en sağlıklı biçimde nasıl bir müfredat şeklinde olması gerektiği ve bu tür dijital çalışmaların etik sorunlarının dile alındığı ve sonuca varıldığı bu akademik çalışmanın belgelenmesinde emeği geçen bilim adamları ve sanatçılardan bazıları:
Christian Gapp und H.-Michael Jostmeier, seinerzeit Vorsitzender der DGPh-Sektion „Bildung und Weiterbildung“. Kunsttheorie (Peter V. Brinkemper, Andreas Schelske), konservatorische Aspekte (Martin Jürgens), die photographische Praxis (Horst Dieter Zinn) und den Bildjournalismus (Volker Lensch), Fragen des Urheberschutzes (Dirk Feldmann), die Bildproduktion (Roland Niggemeyer), die Ausbildung an Schulen und Universitäten (Johannes Kirschenmann, H.-Michael Jostmeier) sowie die Verwendung digitaler Technologien aus der Kinofilmproduktion (Axel Lempke, Christian Gapp).
...
20 Ekim 2008 Pazartesi
Şişedeki Ördek

...
Yıl 1995. Ünlü alman yazar Katja Lange-Müller, eşinin abisi olan, alman tiyatrosunun Bertolt Brecht' den sonra ikinci devi sayılan, şair, yazar ve yönetmen Heiner Müller' i ölümünden 8 gün önce hastanede ziyaret etmektedir. Bana kalırsa, yani benim şahsi görüşüme göre, Heiner Müller Brecht' den daha da önemlidir- çünkü Brecht sadece teşhis yöntemleri sunmakla sınırlı kalırken, Müller biraz daha ileri giderek teşhis ve tedavi çözümleri önermektedir.........Pardon, konumuzla alakalı değil, az kalsın konuyu dağıtıyordum.......... Hikayemize devam edelim.
Katja Lange- Müller aralık ayının 22' sinde Münih' de bir hastanenin kafeteryasında kaynı ile oturmaktadır. Heiner Müller çok ağır hasta olmasına rağmen, palto, ceket, atkısı ve Chenille kazağıyla sanki birazdan hastaneden çıkacakmış gibi bir tavır sergilemektedir. Gelin ve kayınço, köpüklü şarap ( piccolo ) yudumlarken, sohbet ederler.
Katja Lange- Müller, Harry isimli bir arkadaşının, Berlin' de bir hapishanede yatarken tanıştığı Tayvanlı bir karate hocasından dinlediği bir hikayeyi anlatır:
'' Bir zamanlar, bir Zen ustası ve öğrencisi varmış. Usta, diğer öğrencilerinde de olduğu gibi bu öğrencisinide sokaktan almış/ okumuşmuş......vsr.vsr. Bu öğrenci bir süre sonra ustanın en sevdiği, en akıllı, en güvenilir öğrencisi olmuş. Uzun yıllar bu ikili dere-tepe, dağ- bayır gezmişler.
Gündüzleri dolaşır, Kung Fu çalışır ve dilenir, geceleri ise tek kişilik çadırlarını kurup, rastgeldiği gibi uyurlarmışlar.''
( Ben hayatımda hiç çadırda uyumadım, nasıl bir duygudur, bilmiyorum....... Hay Allah, yine konu dışına çıktım... Hikayeye devam :)
''Bir sabah öğrenci çadırından dışarı çıktığında, ustasını önünde bir şişeyle Lotus pozisyonunda otururken görür. Yeşil renkli, uzun ve dar boğazlı, 2 litrelik bu şişenin içinde canlı bir ördek bulunmaktadır. Heiner, hangi cins ördek olduğunu sorar. Katja bilmediğini söyler. Usta öğrencisine, hiç alışık olmadığı bir sertlikte bakarak, bu ördeğin şişeye nasıl girdiğini sorar. Öğrenci ''ben yapmadım, benim suçum değil'' diye cevaplar ve ustadan okkalı bir tokat yer. Usta soruyu tekrarlar. Öğrenci eline şişeyi alır, evirir, çevirir, bu arada ördek dar şişe içinde çırpınmaktadır. Bir süre sonra ustasına '' hiç bir fikrim yok'' der ve anında karnına çok sert bir tekme yiyerek yere yığılır. Acı içinde kıvranmaya başlar. Heiner ördeğin yaşayıp, yaşamadığını sorar. Katja, ''evet, herhalde usta ekmek kırıntıları ve su verdiği için ördek ölmüyor'' der.
Kısa bir süre sonra usta sorusunu tekrarlar. Öğrencisi '' Her ne kadar senin kadar büyük bir usta olmasa da, çok büyük bir başka usta, büyük bir ihtimalle cam üfleme sanatında olan yetkinliğini göstermek için, ördeği çevreleyecek şekilde üflemiş olabilir'' der. Cam üfleme sanatında Türkiyenin çok önde olduğunu okumuştum bir kere. İçinizde bu sanat türüyle alakalı olanlar var mı? Tamam, tamam ''sevgili Ulaş, konuyu dağıtıyorsun'' dediğinizi duyar gibiyim. Kusura bakmayın :) Hikayeye devam:
Usta hafiften, dudağının kenarıyla gülümser, öğrenci gülümsemeye başlar. Usta aniden tekme-tokat girişir öğrencisine. Öğrencinin ağzı-burnu dağılır, dişleri kırılır, kanlar içinde çadırına çekilir ve ağlamaya başlar. Hem ağlar, hem de düşünür. Yıllardan beri yanında olduğu, kendisine şefkatli davranan, hep iyi geçindikleri ustasına ne olduğunu düşünmektedir. Aradan iki gün geçmiştir. Şişe içindeki ördek hem çırpınmakta, hem de ses çıkarmaktadır. Öğrenci, ustasının çıldırdığına kanaat getirmiştir. Hiç beklemeden ustasından ayrılması gerektiğine karar verir. Yoksa bu gidişle ustası onu öldürecektir. Büyük acılar içinde kıvranarak, geceleyin çadırdan dışarı çıkar. Niyeti, gizlice kaçmaktır.Fakat usta öğrencinin çadırı önünde oturmaktadır. Lotus pozisyonundan kalkarak, öğrencisinin yakasına yapışır. '' Söyle bakalım seni gidi aptal, sorumun cevabını buldunmu?'' der ve öğrencisini şiddetle silkelemeye başlar. Öğrenci can havliyle kendisini zor bela kurtarır ustanın ellerinden ve bağırmaya başlar '' Artık sen benim ustam değilsin, çıldırmışsın sen, ördeğin şişeye nasıl girdiği umurumda bile değil. Tek bildiğim, senin bana zarar verdiğin. Beni dövmeye, canımı acıtmaya hakkın yok. O yüzden gidiyorum ben! ''
Ben de beş yıl boyunca Kung Fu eğitimi ( Wing Tsun ) aldım. Bayağı bir dayak yedim bu süre zarfında. Öğrenciyi iyi anlayabiliyorum.
'' Ulaş Bey, konuyu yine dağıtıyorsunuz! ''
'' Tamam, özür dilerim :) Konuya devam.......
Ustanın birdenbire yüz ifadesi değişir, mutlu bir şekilde öğrencisine sarılır. '' Sevgili öğrencim. Çok mutluyum. Biraz uzun sürdü ama, en sonunda doğru düşünürek mantıklı karar verme yetisini kazandın gösterdin. Bundan sonra herşey güzel olacak''. Yanlış hatırlamıyorsam, bu isimle piyasada olan bir türk filmi vardı. Oyuncuları hatırlayan var mı, ben unuttum da.
'' Sayın Karasungur, abesle iştigal bu yaptığınız. Konuyu yine dağıttınız. Hikayeyi sabote ediyorsunuz. Ayağınızı denk alın. Şikayet edilip, askıya alınacaksınız''
'' Ööööfff, tamam yahu, abartmayın bu kadar. Ben sadece kafamdan geçenleri yazıyorum. İfade özgürlüğü denen birşey var, di mi ? '' Hikayeye devam........
Öğrenci ilk önce şaşırır, biraz duraksadıktan sonra, hocasına teşekkür eder. Dersini almıştır çünkü.
Katja, hikayenin bittiğini söyler ve Heiner' e '' ne kadar mantıklı bir hikaye değil mi ? '' der.
Heiner Müller, '' Öğrenci ( en geç ) gitmeden önce şişeyi kırsaydı, ördek bunlardan ( ustadan ve öğrencisinden ) kaçıp kurtulabilseydi, hikaye daha da mantıklı olurdu, bence'' diye cevap verir.
...
Merhaba
Daha önce muhtelif forumlarda paylaştığım yazıları bundan sonra bu sayfada bulabilirsiniz.
Bazı yazıları yeniden düzenlemem mümkün. Diğerlerini ise olduğu gibi buraya aktarmayı düşünüyorum. Konularım genellikle sanatsal ağırlıklı ( özellikle fotoğraf ) olacak. Ruh halim elverdiğinde başka konulara da değinebilirim.
Keyifli okumalar.
:)




.jpg)






